Bir Yabancının Eşiğinde: Annemle Aynı Çatıda
“Sen ne yaptığını sanıyorsun, Elif?” Annemin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Baran’ın elini sımsıkı tutuyordum, parmaklarım terlemişti. Annem gözlerini kısıp bana bakarken, içimdeki çocuk ürkekçe geri çekilmek istedi. Ama artık yirmi altı yaşındaydım ve bu kez geri adım atmayacaktım.
Baran’ın sesi titrek ama kararlıydı: “Merhaba, teyze. Elif’le birlikte yaşamak istiyoruz. İş buldum, kira ödeyemiyoruz. Bir süreliğine burada kalabilir miyiz?”
Annemin yüzü bir anlığına dondu, sonra dudakları titredi. “Benim evimde mi? Nikahsız mı?”
Baran’ın elini bırakıp anneme döndüm: “Anne, lütfen. Zaten zor zamanlar geçiriyoruz. Baran’ın ailesiyle de arası bozuk. Birkaç ay… Söz veriyorum, iş bulur bulmaz taşınacağız.”
Annemin gözleri doldu. “Elif, ben seni böyle mi yetiştirdim? Babana ne derim ben? Komşulara ne derim?”
O an içimde bir şeyler koptu. Babam iki yıl önce vefat etmişti. Annem hâlâ onun gölgesinde yaşıyordu. Komşular… O lanetli apartman dedikoduları…
Baran sessizce valizimizi içeri aldı. Annem bir şey demedi, sadece mutfağa döndü ve kapıyı biraz sert kapattı. O gece üçümüz de farklı odalarda uyuduk; evin duvarları sessizliğin ağırlığıyla çatlayacak gibiydi.
İlk hafta boyunca annemle neredeyse hiç konuşmadık. Sabahları kahvaltı hazırlarken göz göze gelmemeye çalışıyorduk. Baran iş aramaya gidiyor, ben ise uzaktan çalıştığım için gün boyu bilgisayar başında oluyordum. Akşamları annem televizyonun sesini açıyor, Baran’la ben mutfakta fısıldaşıyorduk.
Bir gece, Baran işten eli boş döndü. Yüzü düşmüştü. “Yine olmadı,” dedi sessizce. “Beni ya tecrübem yok diye ya da referansım yok diye geri çeviriyorlar.”
Annem kapının önünde durmuş bizi dinliyordu. Sonunda dayanamayıp içeri girdi: “Oğlum, senin diploman yok mu?”
Baran başını eğdi: “Var ama… İşte, burada torpil olmadan zor.”
Annem bir sandalye çekip oturdu. “Bakın çocuklar,” dedi yorgun bir sesle, “Ben sizin kötülüğünüzü istemem. Ama bu şekilde olmaz. Elalem konuşur, ben de üzülürüm. Bari nikah kıyın.”
Baran’la birbirimize baktık. Benim gözlerim doldu. “Anne, paramız yok ki düğün yapacak…”
Annem elini masaya vurdu: “Düğün istemiyorum! Nikah dairesine gidin, iki şahit bulun yeter!”
O gece Baran’la uzun uzun konuştuk. O da benim kadar çaresizdi; ailesiyle kavgalıydı çünkü babası onun üniversiteyi bırakmasını affedememişti. Ben ise annemin gölgesinde büyümüş, hep onun onayını almaya çalışmıştım.
Bir sabah annem bana çay koyarken sordu: “Elif, mutlu musun?”
Cevap veremedim. Mutlu muyum? Baran’ı seviyorum ama annemin gözlerinde sürekli bir hayal kırıklığı görmek canımı yakıyor.
Bir akşamüstü apartmanın girişinde komşumuz Şengül Teyze’ye rastladım. Gözleriyle valizi süzdü, sonra alaycı bir gülümsemeyle sordu: “Misafiriniz var galiba?”
Yutkundum: “Evet… Baran, nişanlım.”
Şengül Teyze’nin kaşları havaya kalktı: “Nişanlısın ama ayrı evde mi kalıyorsunuz?”
O an utançtan yerin dibine girdim. Eve döndüğümde annem pencerenin önünde oturuyordu, elleriyle tespihini çeviriyordu.
“Anne,” dedim sessizce, “Beni affet.”
Başını kaldırmadan konuştu: “Ben seni affederim de… Kendini affedebilecek misin?”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Baran’la evlenmeye karar verdik ama içimde bir boşluk vardı; sanki kendi hayatımı değil de başkalarının hayatını yaşıyordum.
Nikah günü annem yanımızda oturdu; gözleri doluydu ama gülümsedi. Baran’ın ailesi gelmedi. Nikah memuru sorunca annem şahit oldu.
Eve döndüğümüzde annem sofrayı hazırlamıştı; pilav, tavuk ve yanında zeytinyağlı fasulye… Sessizce oturduk sofraya.
Baran iş buldu birkaç hafta sonra; küçük bir kafede garsonluk yapmaya başladı. Ben de freelance işlerimi artırdım. Kendi evimizi tutacak kadar para biriktirdik ama annem her akşam sofrayı üç kişilik kurmaya devam etti.
Bir gün Baran eve geç geldi; yüzünde morluklar vardı. Kafede çıkan bir tartışmada araya girmiş, dayak yemişti.
Annem hemen buz getirdi, pansuman yaptı. O an ilk defa ona oğlum dedi: “Oğlum, dikkat et kendine.”
Baran’ın gözleri doldu; bana sarıldı.
Aylar geçti; kendi evimize taşındık ama annemi her hafta ziyaret ettik. Bir gün bana şöyle dedi: “Elif, hayat bazen bizim planladığımız gibi gitmez. Ama sen güçlü çıktın bu sınavdan.”
Şimdi bazen pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Aile olmak ne demek? Sadece aynı kanı taşımak mı? Yoksa birlikte acıya ve sevince katlanmak mı?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Aşkınız için ailenizi karşıya alabilir miydiniz? Yoksa geleneklerin sesine mi kulak verirdiniz?