Bir Evin, Bir Kalbin ve Bir Kadının Direnişi: Şükran Teyze’nin Hikayesi

“Şükran nine, bak, artık bu ev sana fazla büyük. Hem yalnızsın, hem de… Ya bir şey olursa?”

Torunum Emre’nin gözlerinin içine bakıyorum. Yıllarca dizimde büyüttüğüm, her hastalandığında başında sabahladığım o çocuk şimdi bana, kendi evimde fazlalık olduğumu söylüyor. İçimden bir fırtına kopuyor ama dışarıdan belli etmemeye çalışıyorum. “Emre, oğlum, ben bu evde babanla elli yıl yaşadım. Her köşesinde bir anım var. Senin doğduğun oda hâlâ aynı kokar.”

Emre gözlerini kaçırıyor. Biliyorum, aklında başka şeyler var. Son zamanlarda sürekli telefonla konuşuyor, gizli gizli odama girip çekmecelerimi karıştırıyor. Birkaç hafta önce tapu belgemi bulduğunu sandı, ama ben ondan önce davranıp kasaya kaldırmıştım. O an anladım ki, mesele yalnızlık ya da sağlık değil; mesele miras.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yastığım gözyaşıyla ıslandı. “Demek ki insanın kanı da bazen soğuyabiliyormuş,” dedim kendi kendime. Sabah olunca komşum Ayten Hanım’a uğradım. “Ayten, bana bir iyilik yapar mısın? Bir emlakçı bulmam lazım.” Ayten şaşırdı, “Hayırdır Şükran abla, satacak mısın evi?” dedi. Gözlerim doldu ama başımı dik tuttum: “Evet, hem de hemen.”

O günün akşamı Emre yine geldi. Yanında nişanlısı Derya da vardı. Derya’nın gözleri parlıyordu; belli ki evin hayalini kurmuştu bile. “Şükran nineciğim,” dedi sahte bir nezaketle, “Emre’yle konuştuk, isterseniz sizi çok güzel bir huzurevine yerleştirebiliriz. Orada arkadaşlarınız olur, canınız sıkılmaz.”

Bir an sustum. Sonra içimdeki öfkeyi bastırarak cevap verdim: “Benim arkadaşlarım mahallede, anılarım bu duvarlarda. Ama siz haklısınız; insan bazen değişiklik ister.”

Ertesi gün emlakçıyla anlaştım. Evi satılığa çıkardık. Emre’ye hiçbir şey söylemedim. Bir hafta sonra evi genç bir aileye sattım; tapu devrini yaptık, paramı bankaya yatırdım. O gece Emre aradı: “Babaanne, tapu müdürlüğünden aradılar, evin satılmış! Sen ne yaptın?”

Telefonun ucunda sesi titriyordu. Ben ise ilk defa bu kadar güçlü hissediyordum: “Oğlum,” dedim, “bu ev benimdi ve ben de kendi kararımı verdim. Artık kimseye yük olmak istemiyorum.”

Ertesi sabah valizimi topladım. Ayten Hanım’ın kızı Almanya’da yaşıyor; onun yanına gitmek için bilet aldım. Mahalleye veda ederken herkes şaşkındı. “Şükran abla, nereye gidiyorsun?” dediler. “Dünyayı gezmeye!” dedim gülerek.

Uçağa binerken içimde garip bir huzur vardı. Hayatım boyunca hep başkalarını düşündüm; çocuklarımı, torunumu… Ama kimse benim ne hissettiğimi sormadı. Şimdi ise ilk defa kendim için bir şey yapıyordum.

Almanya’da Ayten’in kızı Elif beni karşıladı. İlk günler çok zordu; dil bilmiyorum, sokaklar yabancı… Ama Elif’in çocukları bana “büyükanne” demeye başladı bile. Her sabah onlarla kahvaltı yapıyor, parka gidiyoruz. Bazen eski evimi düşünüyorum; Emre’yi, Derya’yı… Acaba şimdi ne hissediyorlar? Vicdanları rahat mı?

Bir gün Emre’den mesaj geldi: “Babaanne, özür dilerim. Seni anlamadım, hakkını helal et.” Gözlerimden yaşlar süzüldü ama cevap vermedim. Çünkü bazen sessizlik en büyük cevaptır.

Şimdi burada, yabancı bir ülkede yeni bir hayat kuruyorum kendime. Belki yaşlıyım ama hâlâ ayakta durabiliyorum. İnsan bazen en yakınından darbe yese de yeniden başlayabiliyor.

Sizce insan en çok hangi yaşta yalnız kalır? Ya da asıl yalnızlık, sevdiklerinin yanında olup da anlaşılmamaktır? Yorumlarınızı bekliyorum.