Annemi Düğünüme Çağırmadım: İçimdeki Fırtına

“Elif, bunu gerçekten yapacak mısın?” diye sordu ablam Zeynep, gözleri dolu dolu. Salonda, düğün davetiyelerinin başında oturuyorduk. Elimdeki kalem titriyordu; annemin adını yazmaya elim gitmiyordu. O an, çocukluğumun bütün ağırlığı omuzlarıma çöktü. Babamın eviyle annemin evi arasında yıllarca mekik dokumuş, hiçbir yere tam ait olamamıştım. Şimdi ise kendi yuvamı kurarken, en önemli günümde annemi dışarıda bırakmak… Bu kararın ağırlığı nefesimi kesiyordu.

Zeynep’in sesi tekrar yankılandı: “Elif, bak… Annemiz ne olursa olsun, annen. Düğününde yanında olmayacak mı?”

Gözlerimi kaçırdım. “Zeynep, sen bilmiyorsun… O bana hiç anne olmadı ki. Herkesin önünde bana ‘Elif’ diye seslenirdi, ‘kızım’ bile demezdi. Babamla evlendikten sonra hep üvey evlat gibi hissettirdi. Benimle hiç gurur duymadı, başarılarımı küçümsedi. Şimdi neden hayatımın en mutlu gününde yanında olayım?”

Ablam derin bir iç çekti. “Ama insanlar ne der? Komşular, akrabalar… Herkes konuşacak.”

İşte tam da buydu mesele. Hep başkaları için yaşadık biz. Annem babamdan ayrıldığında mahalledeki herkes annemi suçladı, ben ise ikiye bölündüm. Babam yeniden evlendiğinde, yeni annem Ayşe Hanım beni hiçbir zaman kendi çocuğu gibi görmedi. Kendi kızı Derya’ya sarılırken bana hep mesafeli davrandı. Okuldan eve döndüğümde soğuk bir tabak yemek ve kısa bir “Hoş geldin” dışında hiçbir şey bulamadım.

Bir gün okuldan ağlayarak geldiğimde, Ayşe Hanım bana şöyle demişti: “Ağlama Elif, büyüyünce unutursun.” Ama ben unutmadım. Her bayramda, her doğum günümde içimde bir eksiklik büyüdü. Annem ise başka bir şehirde, yeni hayatında bana yer açamadı. Telefonlar sustu, ziyaretler azaldı. Sanki ben iki evin de fazlalığıydım.

Şimdi ise kendi düğünümde, ilk defa kendim için bir karar almak istedim. Eşim Emre’ye sordum: “Sence yanlış mı yapıyorum?”

Emre elimi tuttu: “Senin yanında kim olmasını istiyorsan o olsun Elif. Bu senin günün.”

Ama işte Türkiye’de böyle şeyler kolay olmuyor. Davetiyeler dağıtılırken babaannem aradı: “Kızım, anneni çağırmazsan ayıp olur. Mahallede laf olur.”

Babam ise sessizdi. Yıllardır süren sessizliğiyle yine yanımda yoktu. Onun için önemli olan huzurdu; kimseyle tartışmak istemezdi.

Düğün günü yaklaştıkça içimdeki fırtına büyüdü. Bir gece rüyamda annemi gördüm; bana sarılıyordu ama yüzü yoktu. Uyandığımda gözyaşlarım yastığımı ıslatmıştı.

Sonunda kararımı verdim: Annemi çağırmayacaktım.

Düğün günü geldiğinde, gelinliğimi giyerken aynada kendime baktım. İçimde hem bir zafer hem de büyük bir boşluk vardı. Zeynep yanıma geldi, saçımı düzeltti: “Keşke annen burada olsaydı,” dedi sessizce.

Düğün salonunda herkes mutluydu ama ben her tebessümde bir eksiklik hissettim. Nikah memuru ismimi okuduğunda gözlerim kalabalıkta annemi aradı; orada değildi.

Düğünden sonra telefonum susmadı. Teyzem aradı: “Elif, annen çok üzülmüş. Keşke çağırsaydın.”

Ama kimse bana çocukluğumda yaşadıklarımı sormadı. Kimse bana ‘Sen nasılsın?’ demedi.

Bir hafta sonra annem aradı. Sesi titriyordu: “Elif… Düğününü duydum. Neden çağırmadın beni?”

Yutkundum, kelimeler boğazımda düğümlendi: “Anne… Ben hep senin kızın olmak istedim ama sen hiç benim annem olmadın.”

Telefonun ucunda uzun bir sessizlik oldu. Sonra sadece ağlama sesi duydum ve hat kapandı.

O günden sonra ailemdeki dengeler tamamen değişti. Bazıları beni bencillikle suçladı, bazıları ise ilk defa kendi hayatımı yaşadığım için tebrik etti.

Şimdi yeni evimde, Emre’yle birlikte yeni bir hayata başlarken bazen aynaya bakıp kendime soruyorum: Gerçekten doğru olanı mı yaptım? Yoksa yıllarca içimde biriken kırgınlıklar yüzünden en büyük pişmanlığımı mı yaşadım?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir insan sadece biyolojik olarak anne olunca gerçekten anne olur mu? Yoksa annelik sevgiyle mi ölçülür?