Kırık Hayallerin Ardında: Bir Anadolu Kasabasında Hayat
“Baba, ne olur bir kez olsun beni dinle!” diye bağırdım, sesim evin duvarlarında yankılandı. O an, mutfağın kapısında annemle babamın arasında sıkışıp kalmıştım. Babamın yüzü öfkeden kıpkırmızıydı, elleri titriyordu. Annem ise başını önüne eğmiş, gözleriyle masadaki çatlağı izliyordu. O çatlak gibi ben de kırılmıştım.
O gün kasabamızda hava her zamanki gibi ağırdı. Gri bulutlar gökyüzünü kaplamış, sokaklarda rüzgar kuru yaprakları savuruyordu. İçimdeki fırtına ise dışarıdaki havadan daha şiddetliydi. Babam, “Ali, bu kadar hayalperestlik yeter! Üniversiteyi bırakıp resimle uğraşmak da ne demek? Adam gibi bir işin olacak!” diye kükredi. O an gözlerim doldu ama ağlamayacaktım. Çünkü ağlamak zayıflıktı, bana hep öyle öğretildi.
Küçükken kasabanın kenarındaki çam ormanında saatlerce resim yapardım. Annem gizlice bana boya kalemleri alırdı. Babam ise her zaman, “Sanat karın doyurmaz,” derdi. Şimdi ise lise bitti, üniversiteye başladım ama babamın istediği gibi mühendislik değil, güzel sanatlar okudum. Bunu ona söylemek aylarımı aldı. O gün geldiğinde ise evde kıyamet koptu.
Babamın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Oğlum, bu kasabada herkes seni konuşacak! Bizim yüzümüzü yere eğdirme!” Annem ise sessizce gözyaşı döktü. O an annemin bana sarılmasını bekledim ama o sadece ellerini ovuşturdu, dua eder gibi.
O gece odamda sabaha kadar uyuyamadım. Pencereden dışarı baktım; kasabanın ışıkları birer birer sönüyordu. Herkes huzurla uyurken ben, kendi geleceğim için savaş veriyordum. Sabah olduğunda babam erkenden işe gitti. Annem mutfakta sessizce çay demledi. Yanına oturdum, “Anne, ben mutlu olmak istiyorum,” dedim. Gözlerimin içine bakmadı bile. “Babanı üzme oğlum,” dedi sadece.
Okula gitmek için evden çıktığımda komşu teyzeler kapının önünde dedikodu yapıyordu. Biri bana bakıp fısıldadı: “Bak bak, o Ali’nin oğlu işte… Sanat okuyormuş.” Sanki suç işlemişim gibi hissettim. Okul yolunda en yakın arkadaşım Emre’ye rastladım. “Boşver Ali,” dedi omzuma dokunarak, “Senin yerinde olsam ben de aynısını yapardım.” Ama biliyordum ki Emre’nin ailesi ona her zaman destek olmuştu.
Derslerime gömülerek kendimi unutmaya çalıştım. Ama akşam eve döndüğümde babam yine salonda oturuyordu, televizyonun sesi sonuna kadar açıktı. Ben içeri girince sesi kısıp bana baktı: “Bugün yine ne öğrendin bakalım? Fırça mı tutuyorsun hâlâ?” Sesi alaycıydı. İçimde bir şeyler koptu o an.
Bir gün okuldan eve dönerken kasabanın meydanında bir sergi açıldığını gördüm. Cesaretimi toplayıp kendi yaptığım iki tabloyu götürdüm. Serginin sahibi olan Zeynep Hanım tablolarımı görünce gözleri parladı: “Ali, bunlar harika! Neden daha önce getirmedin?” O an ilk defa biri bana inandı.
Sergi günü geldiğinde anneme yalvardım: “Ne olur gel anne, bir kere olsun beni gör.” Ama annem başını salladı: “Baban duymasın.” O gün sergide herkes tablolarımı konuştu ama ailemden kimse yoktu. İçimde bir boşluk oluştu.
Bir akşam babam eve sarhoş geldi. Masaya yumruğunu vurdu: “Senin yüzünden bu evde huzur kalmadı!” Annem ağlamaya başladı. O an dayanamadım: “Baba, ben senin hayallerini yaşamak zorunda değilim!” dedim. Babam ayağa kalktı, gözleriyle beni delip geçti: “O zaman bu evde de kalamazsın!”
O gece eşyalarımı topladım, kasabanın dışındaki eski atölyeye sığındım. Soğuk ve yalnızdım ama ilk defa özgürdüm. Ertesi sabah Zeynep Hanım geldi: “Ali, pes etme! Senin yeteneğin var.” Onun desteğiyle Ankara’da bir galeriyle iletişime geçtim ve ilk kez tablolarımı büyük şehirde sergiledim.
Aylar geçti, kasabaya dönmedim. Annem arada gizlice arayıp “İyi misin oğlum?” derdi ama babamdan hiç haber alamadım. Bir gün Ankara’daki sergimde kasabadan tanıdık bir yüz gördüm: Emre gelmişti. “Aileni affedebilecek misin?” diye sordu. Gözlerim doldu: “Bilmiyorum Emre… Ama kendimi affetmeye çalışıyorum.”
Yıllar sonra kasabaya döndüğümde babam yaşlanmıştı, saçları bembeyaz olmuştu. Kapıyı açınca önce şaşırdı sonra başını çevirdi: “Hoş geldin,” dedi kısık sesle. Annem sarıldı bana, gözyaşlarıyla.
Şimdi kendi atölyemde gençlere resim dersi veriyorum. Her tabloya baktığımda geçmişteki acılarımı ve umutlarımı hatırlıyorum. Bazen düşünüyorum: Aile olmak ne demek? Kendi yolunu seçmek bencillik mi? Siz olsanız hangisini seçerdiniz?