Bir İsim, Bir Kader: Elif’in Hikayesi
“Elif… Elif’im, ne olur affet beni…” Annemin titreyen sesiyle gözlerimi açtığımda, odada ağır bir koku ve derin bir sessizlik vardı. Annem, başucumda diz çökmüş, elleriyle yüzünü kapatmış ağlıyordu. O an, yeni doğmuş bir bebek olarak hiçbir şey anlamasam da, annemin gözyaşlarıyla üzerime eğildiğini ve kulağıma fısıldadığı o ismi asla unutmadım: Elif.
Yıllar sonra, annem Halime’nin o geceyi anlatırken gözlerinde hâlâ aynı korkuyu gördüm. “Senin adını Elif koymak zorundaydım,” dedi bir gün, “Çünkü baban öyle istedi. Ama ben hep başka bir isim hayal etmiştim sana… Belki de başka bir hayat.”
Babam, Mustafa, köyün en saygın adamlarından biriydi. Herkes ona saygı duyar, sözünden çıkmazdı. Ama evimizin içinde, onun gölgesi hep üzerimizdeydi. Annemle aralarında geçen tartışmaların çoğu zaman sebebi bendim. “Kız çocuğu okutulmaz,” derdi babam. “Kız kısmı evde oturur, uslu olur.” Annem ise sessizce karşı çıkardı: “Elif’in kaderi benimkine benzemesin…”
İlkokula başladığımda, ismimle ilgili ilk kez utandım. Sınıfta üç Elif daha vardı. Öğretmenimiz Ayşe Hanım, “Elif A., Elif B., Elif M…” diye ayırıyordu bizi. Ben ise sadece Elif’tim; ne soyadım ne de başka bir harf bana ait değildi sanki. O gün eve döndüğümde anneme sordum: “Anne, neden ismimi Elif koydunuz? Neden herkesin ismi gibi özel değil?” Annem gözlerini kaçırdı, cevap vermedi.
Ortaokul yıllarımda babamın baskısı daha da arttı. Okuldan eve dönerken başımı öne eğmek zorundaydım. Komşu kadınlar arkamdan fısıldaşırdı: “Mustafa’nın kızı da büyüdü artık… Aman dikkat etsinler.” Bir gün babam beni karşısına aldı: “Elif, bak kızım. Bundan sonra okuldan eve doğru düzgün geleceksin. Kimseyle konuşmak yok. Adını kirletme!”
O gece annemle mutfakta sessizce otururken, gözyaşlarımı tutamadım. “Anne,” dedim, “Ben neden hep korkmak zorundayım? Neden ismim bana yük gibi geliyor?” Annem ellerimi tuttu: “Kızım, senin adın güçlü bir isimdir. Ama bazen isimler de ağır gelir insana.”
Liseye başladığımda hayatımda ilk kez kendimi özgür hissettim. Okulda yeni arkadaşlar edindim; Zeynep ve Derya ile birlikte hayaller kurmaya başladık. Üniversiteye gitmek istiyordum; öğretmen olmak istiyordum. Ama babam bu hayallerimi duyunca öfkelendi: “Kız kısmı üniversiteye gitmez! Evleneceksin, evinin kadını olacaksın!”
Bir gece annemle balkonda otururken yıldızlara bakıyorduk. Annem sessizce konuştu: “Ben de senin yaşındayken çok hayal kurardım Elif… Ama babam izin vermedi. Sonra Mustafa ile evlendim. Şimdi tek dileğim senin kendi yolunu bulman.”
O yıl köye yeni biri taşındı: Mehmet. Babamın arkadaşıydı; yaşça benden çok büyüktü. Bir akşam babam sofrada aniden açıkladı: “Elif’i Mehmet’e vereceğim. Adam gibi adamdır.” O an dünya başıma yıkıldı. Annem itiraz etti: “Daha çocuk o!” Babam masaya yumruğunu vurdu: “Ben ne dersem o olur!”
O gece annemle birlikte sabaha kadar ağladık. Annem bana sarıldı: “Kaç kızım! Benim gibi olma! Hayallerini bırakma!” O an karar verdim; kaçacaktım.
Sabah ezanıyla birlikte çantamı hazırladım. Annem bana biraz para ve eski bir ceket verdi: “Allah yolunu açık etsin Elif’im…” Gözyaşları içinde köyden ayrıldım; otobüse binip İstanbul’a gittim.
İstanbul’da hayat hiç kolay değildi. İlk günler sokaklarda uyudum; aç kaldım, korktum. Sonra bir kadın sığınma evine sığındım. Orada benim gibi birçok genç kız vardı; hepsi farklı hikâyeler ama aynı acılar… Birlikte ağladık, birlikte güçlendik.
Bir gün sığınma evinde gönüllü olarak çalışan Emine Abla yanıma geldi: “Elif, okumak ister misin?” Gözlerim parladı: “Çok isterim!” O günden sonra gündüzleri çalıştım, geceleri açık liseye devam ettim.
Yıllar geçti… Üniversiteyi kazandım; Türk Dili ve Edebiyatı okudum. Mezun olduğum gün annemi aradım; telefonda ağladı: “Seninle gurur duyuyorum kızım…” Babam ise hâlâ benimle konuşmuyordu.
Bir gün köye geri döndüm; annemi görmek için… Babam kapıyı açtı; göz göze geldik. Yüzünde öfke değil, yorgunluk vardı artık. Sessizce kenara çekildi; annem bana sarıldı.
Köydeki çocuklara gönüllü ders vermeye başladım. Küçük kızlar yanıma gelip soruyordu: “Elif Abla, sen nasıl başardın?” Onlara hep aynı cevabı verdim: “İsmimiz ne olursa olsun, kaderimizi kendimiz yazabiliriz.”
Şimdi geceleri yıldızlara bakarken kendi kendime soruyorum: Bir isim gerçekten insanın kaderini belirler mi? Yoksa asıl mesele cesaret edip kendi yolunu çizebilmek mi? Sizce hangisi daha zor?