Yuvaya Dönüş: Bir Annenin Kendi Evini Arayışı

“Anne, yine mi aynı konu?” diye bağırdı Elif, gözleri öfkeyle parlıyordu. O an, mutfakta elimde çay bardağıyla öylece kalakaldım. Sanki bardağın içindeki sıcaklık avuçlarımı değil, yüreğimi yakıyordu. Yirmi yıl boyunca Almanya’da, gurbetin soğuk duvarları arasında kızımla birlikte ayakta kalmaya çalışmıştım. Şimdi ise, kendi memleketimde, kendi kızımın evinde fazlalık gibi hissediyordum.

Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Anne, bak, biz de zor geçiniyoruz. Ev kredisi, çocukların masrafları… Senin için ayrı bir ev tutmamız imkânsız!”

O an gözlerim doldu ama belli etmemeye çalıştım. “Kızım,” dedim titrek bir sesle, “ben sizden para istemiyorum. Sadece biraz huzur istiyorum. Kendi başıma bir evim olsun istiyorum.”

Elif’in eşi Murat ise salondan seslendi: “Fatma teyze, bakın yanlış anlamayın ama bu evde üç çocuk var, yerimiz dar. Belki bir süreliğine ablanızda kalabilirsiniz?”

Ablam… Yıllardır görüşmediğim, çocukluğumdan beri aramızda soğuk rüzgarlar esen ablam. Onun yanına gitmektense sokakta kalmayı tercih ederdim. Ama bunu kimseye söyleyemedim. İçimdeki gurur ve kırgınlık birbirine karıştı.

Almanya’da geçen yıllar boyunca hep bir gün döneceğim diye hayal kurmuştum. Orada temizlik işlerinde çalıştım, fabrikalarda sabahlara kadar yoruldum. Elif’e iyi bir gelecek sunabilmek için dişimi tırnağıma taktım. O küçücükken babası bizi terk ettiğinde, “Anneciğim, ben büyüyünce seni hiç bırakmayacağım,” demişti. Şimdi ise büyüdü ve ben onun evinde fazlalık oldum.

Gece olunca odama çekildim. Küçük torunum Zeynep kapıdan kafasını uzattı: “Babaanne, neden ağlıyorsun?”

Gözyaşlarımı silip ona gülümsedim: “Yok bir şey güzelim, sadece biraz yorgunum.”

Ama yorgunluk değildi bu; içimdeki boşluktu. Kendi ülkemde, kendi ailemin yanında bile sığıntı gibi hissetmek…

Ertesi sabah kahvaltı sofrasında herkes sessizdi. Elif’in bakışları kaçamak, Murat ise gazeteye gömülmüş. Sanki ben yokmuşum gibi davranıyorlardı. Birden dayanamadım:

“Bakın çocuklar,” dedim, “benim burada kalmam sizi rahatsız ediyorsa açıkça söyleyin. Ben kimseye yük olmak istemem.”

Elif başını kaldırmadan konuştu: “Anne, mesele sen değilsin. Biz de zor durumdayız. Herkes kendi hayatını kurmak zorunda.”

O an içimde bir şeyler koptu. Yıllarca Elif için çalışmıştım; onun mutlu olması için kendimi feda etmiştim. Şimdi ise bir yük olarak görülüyordum.

O gün dışarı çıktım. Sokaklarda dolaştım; eski mahallemize gittim. Her şey değişmişti; çocukluğumun bakkalı kapanmış, komşular taşınmıştı. Bir banka oturup ağladım. Yanıma yaşlı bir kadın oturdu.

“Hayrola kızım, neden ağlıyorsun?” dedi.

İçimi döktüm ona: “Yıllarca yurtdışında yaşadım, şimdi döndüm ama burada da kendime yer bulamıyorum.”

Kadın başını salladı: “Evlatlar büyüyünce kendi dertlerine düşüyorlar kızım. Ama unutma, insanın evi yoksa dünyada yeri yoktur.”

Bu sözler içime işledi. O günden sonra iş aramaya başladım. Yaşım elli sekizdi; kimse bana iş vermek istemiyordu. Birkaç temizlik işi buldum ama aldığım para bir odaya bile yetmiyordu.

Bir akşam Elif’le tartıştık yine:

“Anne, bak bu şekilde olmaz! Bizim de hayatımız var!”

“Ben senin annenim Elif! Yıllarca senin için çalıştım! Şimdi bana reva gördüğün bu mu?”

Elif’in gözleri doldu ama hemen toparlandı: “Ben de anne oldum artık! Benim de sorumluluklarım var!”

O gece eşyalarımı topladım ve sessizce evden çıktım. Gidecek hiçbir yerim yoktu ama kalmaya da tahammülüm kalmamıştı.

Bir süre eski bir arkadaşımın yanında kaldım. O da zor durumdaydı; kirasını bile zor ödüyordu. Geceleri uyuyamaz oldum; her şey üstüme üstüme geliyordu.

Bir gün Elif aradı:

“Anne, neredesin? Çocuklar seni soruyor.”

“İyiyim kızım,” dedim soğuk bir sesle, “kendime bir oda buldum.”

Aslında bulduğum oda rutubetliydi; duvarları nem kokuyordu ama en azından kimseye yük olmuyordum.

Geceleri yalnız başıma oturup geçmişi düşündüm. Yıllarca Elif için çalışmıştım; şimdi ise onun yanında bile huzur bulamıyordum. Acaba yanlış mı yaptım? Kendi hayatımı hiç düşünmeden sadece onun için mi yaşamıştım?

Bir gün torunum Zeynep kapımı çaldı; elinde küçük bir çiçek vardı.

“Babaanne, seni çok özledik,” dedi.

O an içimdeki tüm kırgınlıklar eridi gitti. Zeynep’in gözlerinde sevgiyi gördüm; belki de hayatın anlamı buydu.

Ama yine de içimde bir boşluk vardı: Kendi evim olmadan huzur bulamayacaktım.

Şimdi her gece dua ediyorum: Allah’ım bana başımı sokacak bir ev nasip et… Kızım ve damadım bana destek olur mu bilmiyorum ama artık kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyorum.

Siz olsanız ne yapardınız? Evlatlarınızdan destek bekler miydiniz yoksa kendi yolunuzu mu çizerdiniz? Hayatta insanın en çok neye ihtiyacı var: Sevgiye mi, yoksa bir yuvaya mı?