Kendi İyiliğinin Kurbanı: Bir Türk Ailesinin Sessiz Çığlığı

— Anne, ne oldu? Neden ağlıyorsun? diye sordum, sesim titreyerek. Kapının eşiğinde öylece kalakalmıştım. Annem, elleriyle yüzünü kapatmış, hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Babamın yokluğunda bu evin yükünü omuzlayan annem, ilk defa bu kadar çaresiz görünüyordu.

Köşeden babamın annesi, yani babaannem çıktı. Yüzünde her zamanki sert ifade, gözlerinde ise yılların yorgunluğu vardı. — Demedim mi sana, Zeynep, demedim mi? Hep iyilik yapıyorsun, sonunda olan sana oluyor! dedi, sesi bir kırbaç gibi havada şakladı.

Annem başını kaldırmadan, — Anneciğim, ben başka türlü yapamıyorum ki… dedi kısık bir sesle. O an anladım ki, bu evde iyilik bazen bir lanet gibi dolaşıyordu.

Babam üç yıl önce iş kazasında hayatını kaybetmişti. O günden beri annem Zeynep Hanım, hem bana hem de küçük kardeşim Elif’e hem anne hem baba olmuştu. Sabahları temizlik işine gidiyor, akşamları ise komşuların çocuklarına bakıyordu. Herkes onu “melek gibi kadın” diye överdi ama kimse onun geceleri yastığına döktüğü gözyaşlarını bilmezdi.

O akşam mutfakta sessizce otururken babaannem söylenmeye devam etti: — Herkesin işine koşarsan böyle olur işte! Kendi çocuklarına bakamıyorsun, başkalarının derdine derman oluyorsun! dedi. Annem ise sadece susuyordu. Ben de susuyordum. Çünkü biliyordum ki, bu evde bazı acılar konuşulmazdı.

Birden Elif koşarak içeri girdi. — Anne! Okuldan aradılar, yarın veli toplantısı varmış. Gelecek misin? dedi heyecanla. Annem gözyaşlarını silip Elif’e gülümsedi: — Tabii ki geleceğim kızım, dedi. Ama o gülümsemenin ardında ne kadar yorgun olduğunu sadece ben görebiliyordum.

O gece odamda uyuyamadım. Annemin sessizce ağladığını duydum. Yanına gidip elini tuttum. — Anne, neden bu kadar üzgünsün? dedim. Bir süre sustu, sonra fısıldadı: — Oğlum, bazen insan ne kadar iyi olursa olsun, hayat ona acımasız davranıyor. Ama ben yine de iyilikten vazgeçemiyorum…

Ertesi gün okuldan döndüğümde evde bir telaş vardı. Komşumuz Ayşe Teyze kapıda bekliyordu. — Zeynep kızım hastaneye kaldırıldı! dedi panikle. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Hemen hastaneye koştum. Annem bayılmıştı; doktorlar aşırı yorgunluk ve stres demişlerdi.

Hastane koridorunda babaannemle baş başa kaldık. — Senin annen çok iyi bir kadın ama kendini harcıyor oğlum, dedi bana bakarak. — Herkesin yükünü sırtlanmak zorunda değil ki! dedim öfkeyle. Babaannem başını salladı: — Bizim zamanımızda kadınlar böyleydi ama şimdi herkes kendi derdine düşmüş. Sen anneni koru, dedi.

Annem birkaç gün hastanede kaldı. O süre boyunca evde her şey eksik kaldı; yemekler yapılmadı, Elif’in ödevleri aksadı, ben ise ilk defa annemin yokluğunun ne kadar büyük bir boşluk yarattığını hissettim.

Hastaneden çıktığında anneme sarıldım: — Anne, lütfen artık kendini bu kadar yorma! dedim yalvarırcasına. Annem gözlerimin içine baktı: — Oğlum, insanlar bana ihtiyaç duyduğunda hayır diyemiyorum ki… Belki de bu benim zayıflığım… dedi.

O günden sonra annemin yükünü hafifletmeye çalıştım. Okuldan sonra eve gelip yemek yaptım, Elif’in derslerine yardım ettim. Ama annemin içindeki o iyilik ateşi hiç sönmedi. Komşular yine kapısını çaldı; biri hasta oldu mu hemen koştu, biri borç istedi mi elindekini verdi.

Bir gün mahallede bir dedikodu yayıldı: Annemin yardım ettiği bir komşu onun arkasından konuşmuştu. “Zeynep Hanım kendini çok iyi sanıyor ama aslında gösteriş yapıyor” demişlerdi. Annem bunu duyunca çok üzüldü ama yine de kimseye kırılmadı.

Bir akşam sofrada babaannem yine söylenmeye başladı: — Kızım, iyilik yaptığın insanlar seni sırtından vuruyor! Ne zaman anlayacaksın? Annem ise sadece başını eğdi: — Ben kendim için değil, Allah rızası için yapıyorum anneciğim… dedi.

Ben ise içimde bir öfke hissettim. Neden annem hep susmak zorundaydı? Neden iyiliğin bedelini hep o ödüyordu? Bir gün dayanamadım ve anneme sordum: — Anne, neden herkesin yükünü sen taşıyorsun? Kendi hayatını hiç düşünmüyor musun?

Annem bana sarıldı ve fısıldadı: — Oğlum, belki de ben başkalarına yardım ettikçe kendi acımı unutuyorum… Belki de iyilik yapmak benim hayata tutunma şeklim…

O an anladım ki annemin iyiliği aslında bir kaçıştı; kendi acısından kaçmak için başkalarının derdine derman oluyordu. Ama bu kaçış onu yavaş yavaş tüketiyordu.

Yıllar geçti; ben üniversiteye başladım, Elif büyüdü liseye gitti. Annem ise hâlâ aynıydı; yorgun ama güçlü, kırgın ama umutlu… Bir gün ona sarılıp dedim ki: — Anne, senin gibi olmayı isterdim ama bazen iyiliğin insanı yediğini düşünüyorum…

Annem gülümsedi: — Oğlum, iyilik bazen insanı tüketir ama yine de dünyayı güzelleştiren tek şeydir…

Şimdi size soruyorum: Sizce iyilik yapmak gerçekten insanı tüketir mi? Yoksa hayatın anlamı başkalarına dokunmakta mı saklı?