Kendi Hayatımın Sınırında: Bir Anne, Bir Babaanne, Bir Kadın

“Anne, bugün de Elif’i sen alır mısın kreşten? Akşam toplantım var, yetişemem.”

Telefonun ucunda kızım Zeynep’in sesi titriyordu. O an mutfakta, kendi kendime bir kahve yapıyordum. Gözüm takvime kaydı: Üç gündür üst üste torunumu ben alıyordum. İçimde bir sızı, boğazımda düğüm…

“Zeynep, ben de bugün arkadaşlarımla buluşacaktım. Biliyorsun, haftalardır erteledim.”

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Zeynep’in sesi daha da yorgun geldi:

“Anne, senin için ne kadar zor olabilir ki? Sonuçta emeklisin, evde oturuyorsun. Ben çalışıyorum, anlamıyor musun?”

O an içimde bir şeyler koptu. Sanki yıllardır biriktirdiğim tüm yorgunluk, tüm fedakarlıklarım bir anda görünmez oldu. Elif doğduğunda, Zeynep’in yanında olmak için kendi hayatımı askıya almıştım. Geceleri uykusuz kalmış, minik ellerini tutup ninniler söylemiş, küçücük kıyafetlerini ütülemiş, her gün taze çorbalar pişirmiştim. O zamanlar bu yardımlarımın karşılığında minnet değil, sadece sevgi beklemiştim.

Ama zamanla işler değişti. Yardım etmekten, mecburiyete dönüştü her şey. Artık Elif’in bakımı benim görevimmiş gibi görülüyordu. Kendi planlarım, hayallerim hep ikinci planda kaldı. Arkadaşlarımla tiyatroya gitmek istesem, “Elif’i kim bırakacak?” diye soruluyordu. Bir gün resim kursuna yazılmak istedim; Zeynep’in cevabı netti: “Anne, şimdi zamanı mı?”

Bir akşam sofrada eşim Mehmet’e içimi döktüm:

“Mehmet, ben ne zaman kendi hayatımı yaşayacağım? Hep başkalarının ihtiyaçları için mi varım?”

Mehmet başını öne eğdi:

“Zeynep de zor durumda, kızma ona. Ama haklısın… Sen de varsın.”

O gece uyuyamadım. Kafamda Zeynep’in sözleri dönüp durdu: “Senin için ne kadar zor olabilir ki?” Oysa gençliğimde ben de çalışmıştım. Annem bana yardım etmişti ama hiçbir zaman hayatını bana adamamıştı. Ben ise sanki kendi varlığımı unutmuştum.

Bir sabah Elif’i kreşe bırakırken diğer annelerle göz göze geldim. Hepsi yorgun, telaşlı… Yanımdaki başka bir büyükanneyle lafa girdik:

“Bizimkiler de hep bize bırakıyor çocukları,” dedi Ayşe Hanım. “Ama ben artık dayanamıyorum.”

İçimde bir cesaret doğdu. O gün eve dönerken kararımı verdim: Kendi sınırlarımı çizecektim.

Akşam Zeynep aradı:

“Anne, yarın da Elif’i sen alırsın değil mi?”

Derin bir nefes aldım:

“Zeynep, ben Elif’i çok seviyorum ama artık her gün bakamam. Benim de planlarım var. Arkadaşlarımla buluşmak istiyorum, kursa gitmek istiyorum. Senin annenim ama aynı zamanda kendi hayatımın da sahibiyim.”

Zeynep’in sesi bir anda yükseldi:

“Yani bana yardım etmeyeceksin? Benim işim ne olacak? Senin torunun sonuçta!”

Gözlerim doldu ama kararlıydım:

“Elif benim torunum ve onu çok seviyorum. Ama ben senin bakıcın değilim. Sana destek olabilirim ama kendi hayatımdan vazgeçemem.”

Telefon kapandıktan sonra içimde hem bir hafiflik hem de büyük bir suçluluk vardı. Anneliğin ağırlığıyla kadınlığın özgürlüğü arasında sıkışıp kalmıştım.

Ertesi gün Zeynep kapıma geldi. Gözleri dolu dolu:

“Anne, bana kızgın mısın?”

Elini tuttum:

“Sana kızgın değilim kızım. Ama ben de insanım. Benim de hayallerim, ihtiyaçlarım var.”

Bir süre sessiz kaldık. Sonra Zeynep başını öne eğdi:

“Bazen çok yalnız hissediyorum anne… Her şey üzerime geliyor.”

O an anladım ki bu sadece benim değil, onun da savaşıydı. Türkiye’de kadın olmak; anne, eş, çalışan ve evlat rollerinin arasında ezilmekti çoğu zaman. Biz anneler çocuklarımızı korumak isterken, kendimizi unutuyorduk. Onlar ise desteğe ihtiyaç duyarken bizim de insan olduğumuzu göremiyordu.

O günden sonra hayatımız değişti. Zeynep işini biraz daha esnek hale getirdi, Elif’i bazen komşuya bıraktık, bazen Mehmet devreye girdi. Ben ise resim kursuna başladım; yeni arkadaşlar edindim, uzun zamandır ilk kez kendimi özgür hissettim.

Ama hâlâ içimde bir burukluk var: Acaba doğru mu yaptım? Kendi sınırlarımı çizmekle bencil mi oldum? Yoksa yıllarca susmakla hem kendime hem kızıma kötülük mü ettim?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir anne ve büyükanne olarak kendi hayatınızdan vazgeçer miydiniz yoksa sınırlarınızı çizer miydiniz?