Bir Tabak Çorbanın Ardında: Kayınvalidemle Yaşadığım Sessiz Savaş
“Elif, bu çorbanın tuzu yine fazla olmuş. Senin annen hiç mi öğretmedi yemek yapmayı?”
Nermin Hanım’ın sesi, mutfağın kapısından içeri sızan soğuk rüzgar gibi iliklerime işliyor. Elimdeki tabak titriyor, ama yüzümdeki gülümsemeyi bozmamaya çalışıyorum. “Afiyet olsun Nermin Hanım, bir dahakine daha dikkat ederim,” diyorum usulca. O ise başını hafifçe sallar, göz ucuyla beni süzer ve televizyonun sesini biraz daha açar.
İşte her günüm böyle başlıyor. Sabahları Murat işe giderken bana “Sabret Elif, annem yaşlı işte, gönlünü hoş tut,” diyor. Ama kimse bana sormuyor: Benim gönlüm ne zaman hoş olacak? 32 yaşındayım, hayatımın en güzel yılları deniyor ya hani… Benimkiler, kayınvalidemin alt katında, onun gölgesinde geçiyor.
Küçük kasabamızda herkes birbirini tanır. Komşular pencereden bakıp fısıldaşır: “Elif Hanım yine kaynanasına çorba götürüyor.” Sanki başka işim yokmuş gibi. Oysa ben de çalışıyorum; kasabanın tek eczanesinde sabah dokuzdan akşam altıya kadar ayakta duruyorum. Eve geldiğimde yorgunluktan ayaklarımı hissetmiyorum ama Nermin Hanım’ın akşam yemeği için kapımı çalacağını bilirim.
Bir akşam, Murat eve gelir gelmez yüzünde telaşla, “Annem bugün biraz kırgınmış, ona güzel bir mercimek çorbası yapar mısın?” dedi. İçimden bir fırtına koptu ama dışarıya sadece bir “Tabii” çıkabildi. Çorbayı hazırlarken annemin bana çocukken söylediği sözler aklıma geldi: “Kızım, kimseye boyun eğme. Ama saygılı ol.” Ben hangisini yapıyorum şimdi? Boyun mu eğiyorum, yoksa saygı mı gösteriyorum?
Çorbayı tepsiye koyup aşağı indim. Kapıyı çaldım. Nermin Hanım kapıyı açar açmaz yüzüme bakmadan “Geç kalmışsın,” dedi. Saat yediydi. “Eczanede işler uzadı,” dedim kısık sesle. “Her şey bahaneye bakıyor artık siz gençlerde,” diye homurdandı.
O an içimde bir şeyler kırıldı. Tabağı masaya koyarken ellerim titredi. “Nermin Hanım, size bir şey sormak istiyorum,” dedim cesaretimi toplayıp. Gözlüğünün üzerinden bana baktı: “Ne var?”
“Ben size yetemiyor muyum? Yani… Ne yapsam olmuyor gibi hissediyorum.”
Bir an sessizlik oldu. Televizyonda haberler dönüyordu; sunucu depremden bahsediyordu ama benim içimdeki deprem çok daha büyüktü.
Nermin Hanım gözlerini kaçırdı. “Sen benim oğlumun karısısın, kendi kızım değilsin ki… Kendi kızım olsa başka olurdu.”
O an anladım ki, ne kadar uğraşırsam uğraşayım, asla onun gözünde kendi kızı olamayacaktım. O gece Murat’a her şeyi anlatmak istedim ama o yorgundu, başı ağrıyordu. “Annem yaşlı Elif, alttan al biraz,” dedi yine.
Bir hafta sonra annem aradı. Sesimi duyunca hemen anladı bir şeylerin yolunda gitmediğini. “Kızım, sen iyi misin?”
“İyiyim anne,” dedim ama sesim titriyordu.
“Bak Elif’im,” dedi annem, “Senin de bir hayatın var. Kendini kaybetme bu evin içinde.”
O gece sabaha kadar düşündüm. Ben kimdim? Sadece Murat’ın karısı ve Nermin Hanım’ın gelini miydim? Yoksa Elif olarak da bir değerim var mıydı?
Bir sabah eczaneye giderken komşumuz Ayşe Abla beni durdurdu: “Kızım, senin gibi sabırlısını görmedim. Ama bazen insan kendi sınırını da bilmeli.”
O gün eczanede çalışırken yaşlı bir amca geldi. Reçetesini verirken bana baktı: “Evlat, insan bazen kendi iyiliği için de ‘hayır’ demeyi bilmeli.”
Sanki herkes bana aynı şeyi söylüyordu ama ben duymuyordum.
Akşam eve döndüğümde Murat yine annesinin yanında oturuyordu. Ben mutfağa geçtim ve ilk defa çorba yapmadım. Kendi kendime bir tabak makarna hazırladım ve sessizce yedim.
Bir saat sonra kapı çaldı. Nermin Hanım kapıda: “Çorbam nerede?”
Derin bir nefes aldım: “Bugün çok yorgunum Nermin Hanım, kendime bile zor yemek yaptım.”
Yüzüme uzun uzun baktı. Bir şey söylemeden döndü gitti.
O gece Murat’la ilk defa ciddi şekilde tartıştık. “Elif, annemi üzemezsin!” dedi öfkeyle.
“Ben de üzülüyorum Murat! Ben de insanım!” diye bağırdım gözyaşlarımla.
O gece ayrı odalarda uyuduk.
Ertesi sabah Nermin Hanım kapımı çaldı. Elinde küçük bir tabak vardı; içinde kendi yaptığı böreklerden.
“Dün seni kırdıysam affet,” dedi kısık sesle.
O an gözlerim doldu. Belki de ilk defa birbirimizi anlamaya başlamıştık.
Hayat böyle işte… Bir tabak çorbanın ardında yılların suskunluğu, kadınların görünmeyen yükleri saklıymış meğer.
Siz olsanız ne yapardınız? Kendi sınırlarınızı nasıl korurdunuz? Yoksa hep susar mıydınız benim gibi?