Bir Lamba Yüzünden Dağılan Hayaller: Ailemin Sessiz Çığlığı
“Kim kırdı bu lambayı? Kim?” Annemin sesi, eski evimizin salonunda yankılandı. Elindeki dantel örtüyü öyle bir kenara fırlattı ki, masa üstünde yıllardır biriken toz havaya karıştı. O an, zaman sanki durdu. Babam, köşedeki koltukta sessizce oturuyordu; gözleri yerde, elleri titriyordu. Kardeşim Zeynep ise, suçlu bir çocuk gibi duvara yaslanmış, gözlerini kaçırıyordu. Ben ise, elimdeki kitapla donup kalmıştım.
Lamba… O eski, sarı camlı lamba. Dedemden kalma, annemin en değerli hatırası. Her bayram temizlenir, özenle yerine asılırdı. Annem için o lamba sadece bir eşya değildi; çocukluğunun, kaybettiği babasının ve geçmişin tek somut parçasıydı. Şimdi ise yerde paramparça yatıyordu.
“Zeynep! Sen mi yaptın?” Annem gözlerini kısarak kardeşime döndü. Zeynep’in dudakları titredi. “Ben… Ben değildim anne. Yemin ederim!”
Babam araya girmek istedi: “Helin, belki yanlışlıkla oldu. Kimse isteyerek yapmaz.”
Ama annem dinlemiyordu bile. “Siz anlamazsınız! O lamba benim için her şeydi! Sizin için hiçbir şeyin değeri yok!”
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır bu evde sessizce büyüyen gerginlik, o lambanın kırılmasıyla patlak vermişti. Annem hep geçmişe bağlı yaşadı. Babam ise hep suskun, hep geri planda. Zeynep’le ben ise arada sıkışıp kalmıştık.
O gece evde kimse konuşmadı. Annem odasına kapandı, ağladı. Babam sigara üstüne sigara yaktı. Zeynep’le ben ise mutfakta oturduk; ellerimizde çay bardakları, gözlerimiz birbirimize bakmaya bile cesaret edemiyordu.
Sabah olduğunda annem kahvaltı hazırlamamıştı. Sofrada sadece kuru ekmek ve peynir vardı. Sessizlik içinde yedik. Annem bir ara bana döndü: “Sen de mi bir şey söylemeyeceksin? Sen de mi umursamıyorsun?”
Ne diyeceğimi bilemedim. “Anne… Sadece bir lamba… Biz buradayız ya.”
Annemin gözleri doldu: “Siz hiçbir zaman anlamayacaksınız.”
O gün okula gitmek istemedim ama babam zorla gönderdi. Okulda aklım hep evdeydi. Arkadaşlarımın neşeli sohbetleri bana yabancı geliyordu. Eve döndüğümde annemi mutfakta buldum; eski fotoğraflara bakıyordu. Yanına oturdum.
“Anne… Neden bu kadar üzülüyorsun? Biz senin çocuğunuz, senin aileniz.”
Annem derin bir nefes aldı: “O lamba… Dedeni hatırlatıyordu bana. O öldüğünde ben daha on yaşındaydım. O lambanın ışığında bana masallar anlatırdı. Şimdi her şey bitti.”
O an annemin içindeki boşluğu ilk kez hissettim. Sadece bir eşya değildi onun için; geçmişinin, kayıplarının ve yalnızlığının simgesiydi.
Akşam babam eve geldiğinde annem hâlâ konuşmuyordu. Babam bana yaklaştı: “Bazen insanlar kaybettikleriyle yaşar oğlum. Anneni anlamaya çalış.”
Ama ben de kırılmıştım. Hep annemin geçmişiyle yarışmak zorunda kalmıştık sanki. Bizim sevgimiz yetmiyordu ona.
Geceleri Zeynep’le odada fısıldaşırdık:
“Sen mi kırdın gerçekten?”
“Hayır abla, vallahi ben değilim.”
“Ya ben de değilim… Peki kim yaptı?”
Bir hafta boyunca evde soğuk rüzgarlar esti. Annem kimseyle konuşmadı, yemek yapmadı, eski lambanın parçalarını bir kutuya koyup kaldırdı.
Bir akşam babam dayanamadı:
“Helin! Yeter artık! Bir lamba için ailemizi mahvediyorsun!”
Annem gözyaşları içinde bağırdı: “Sen ne bilirsin kaybetmeyi? Senin hiç geçmişin olmadı mı?”
Babam ilk kez bu kadar öfkeliydi: “Ben de kaybettim Helin! Ama çocuklarımıza bunu yaşatmaya hakkımız yok!”
O an Zeynep ağlamaya başladı; ben ise ilk kez babamın yanında hissettim kendimi.
Ertesi gün annem sessizce yanımıza geldi. “Belki de fazla abarttım,” dedi kısık sesle. “Ama bazen insan geçmişine tutunmadan yaşayamıyor.”
O günden sonra evdeki hava biraz yumuşadı ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Annem hâlâ eski lambanın kutusunu saklıyor; bazen gizlice çıkarıp bakıyor.
Ben ise o günden sonra şunu düşündüm: Bir eşya mı daha değerliydi, yoksa biz mi? Annemin sevgisi neden hep geçmişte takılı kalmıştı? Biz onun yeni ailesi değil miydik?
Şimdi size soruyorum: Sizce geçmişin acıları aileyi bir arada tutar mı, yoksa yavaş yavaş çürütür mü? Bir lamba yüzünden dağılan hayallerimizi tekrar toplayabilir miyiz?