Yabancı Ama Tanıdık Bir Büyükanne: Bir Çocuğun Kalbinde Açılan Boşluk

“Neden benim de bir büyükanne kucağım yok?” diye bağırdım anneme, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annem mutfakta patates soyarken bir an durdu, bıçağı tezgaha bıraktı ve bana döndü. Gözlerinde yorgun bir öfke vardı. “Yeter artık, Zeynep! Herkesin hayatı aynı mı sanıyorsun?” dedi, sesi titriyordu. O an anladım ki, bu evde bazı soruların cevabı yoktu ya da annem onları vermek istemiyordu.

Babamı kaybettiğimiz o kaza gecesinden beri evimizde sessizlik hüküm sürüyordu. Annemle aramızda görünmez bir duvar vardı. Babamın ailesiyle bağımız kopmuştu; annem onlardan hiç bahsetmiyordu. Annemin annesi ise başka şehirdeydi, yılda bir kez telefonla arardı. Arkadaşlarımın hepsi okul çıkışı ya da bayramlarda büyükannelerinin yanına giderken, ben pencereden onları izlerdim. İçimde derin bir boşluk vardı; sanki herkesin sahip olduğu bir şeyi ben hiç tanımamıştım.

Bir gün okuldan eve dönerken apartmanın girişinde yaşlı bir kadın gördüm. Elinde fileyle zorlanarak merdivenleri çıkıyordu. “Teyze, yardım edeyim mi?” dedim. Kadın bana baktı, gülümsedi. “Adın ne senin, kızım?” diye sordu. “Zeynep,” dedim utangaçça. “Ben de Müzeyyen,” dedi ve fileyi bana uzattı. O günden sonra Müzeyyen Teyze’yle aramızda tuhaf bir bağ oluştu. Her gün okuldan dönerken ona uğruyor, bazen çay içiyor, bazen de eski fotoğraflarına bakıyorduk.

Bir akşam anneme Müzeyyen Teyze’den bahsettim. Annem önce ilgisizce dinledi, sonra yüzü asıldı. “Kızım, yabancılarla fazla samimi olma,” dedi. “O kadın kim biliyor musun?”

“Anne, o kötü biri değil ki! Sadece yalnız,” dedim. Annem sustu, gözlerini kaçırdı. O an annemin de yalnız olduğunu fark ettim. Belki de yalnızlığımızı birbirimize anlatamıyorduk.

Müzeyyen Teyze bana çocukluğundan bahsederdi. Savaş yıllarında yaşadıklarını, ailesini nasıl kaybettiğini anlatırken gözleri dolar, sesi titrerdi. Bir gün ona sordum: “Hiç torununuz var mı?”

Başını eğdi, uzun süre sustu. Sonra fısıldadı: “Bir zamanlar vardı… Ama şimdi kimse arayıp sormaz.” O an içimde bir şeyler kırıldı. Sanki onun acısı benimkine karıştı.

Bir gün okulda arkadaşım Elif’in doğum günü vardı. Herkes annesiyle ya da büyükannesiyle gelmişti. Ben ise yalnızdım. Elif’in babaannesi bana sarıldı, “Sen de bizim torunumuzsun artık,” dediğinde gözlerim doldu. Eve döndüğümde anneme sarıldım ama o yine soğuktu.

O gece annemin odasında eski bir kutu buldum. Kutunun içinde babamın çocukluk fotoğrafları, mektuplar ve sararmış bir zarf vardı. Zarfın üstünde titrek bir el yazısıyla “Affet beni” yazıyordu. Merakla zarfı açtım; içinden çıkan mektubu okudukça nefesim kesildi:

“Sevgili kızım,
Biliyorum bana çok kızgınsın ama torunumu hiç görememek içimi yakıyor…”

Mektup annemin annesindendi. O an anladım ki, ailemizdeki kırgınlıklar nesilden nesile aktarılmıştı.

Ertesi sabah anneme mektubu gösterdim. Yüzü bembeyaz oldu, elleri titredi. “Bunu nereden buldun?” diye sordu fısıltıyla.

“Anne… Neden bu kadar kızgınsın? Neden bana büyükanne sevgisini çok görüyorsun?”

Annem ağlamaya başladı. İlk defa onu bu kadar çaresiz gördüm. “Ben de bilmiyorum Zeynep… Annem beni küçükken bırakıp gitmişti. Sonra geri geldi ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı.”

O an annemi ilk kez anlamaya başladım. Onun da içindeki boşluk benimkinden farksızdı.

Bir hafta sonra Müzeyyen Teyze hastalandı ve hastaneye kaldırıldı. Onu ziyarete gittiğimde elimi tuttu: “Zeynep… Sen bana torunumdan daha yakın oldun,” dedi gözleri dolu dolu.

O gün eve döndüğümde anneme sarıldım ve dedim ki: “Anne… Belki de aile sadece kan bağı değildir.” Annem uzun süre sustu, sonra başını salladı.

Aylar geçti, Müzeyyen Teyze’yi kaybettik. Cenazesinde ağlarken annem yanımdaydı; ilk defa elimi tuttu ve bırakmadı.

Şimdi düşünüyorum da… Acaba aile dediğimiz şey gerçekten sadece kan bağı mı? Yoksa kalbimizin seçtikleriyle mi tamamlanıyoruz? Sizce aile olmak ne demek?