Bir Yolun Sonu: Bir Kamyon Şoförünün Dramı
“Oğlum, ne olur gitme bu gece. İçime bir kurt düştü, Allah aşkına dinle beni!” Annemin sesi, mutfağın loş ışığında yankılandı. Ellerim anahtarlarımda titrerken, gözlerim annemin gözlerinde asılı kaldı. Yıllardır bu işi yapıyorum; kamyon şoförlüğü kolay değil, ama başka çaremiz de yok. Babam emekli maaşıyla zar zor geçiniyor, kardeşim üniversite sınavına hazırlanıyor. Evdeki tek gelir benim. Ama annemin gözlerindeki korku, içimi kemiriyor.
“Anne, bak söz veriyorum dikkatli olacağım. Bu sefer kısa bir yol. Zaten başka şansımız yok, biliyorsun.” Sesim kararlı çıkmaya çalışsa da, içimdeki fırtına dışarı taşmak üzereydi.
Annemin elleri ellerime sarıldı. “Mehmet, oğlum… Baban da ben de sensiz ne yaparız? Her gece dua ediyorum, başına bir şey gelmesin diye.”
O an, evin kapısından çıkarken arkamdan gelen fısıltıyı duydum: “Allah’ım, oğlumu koru…”
Yolda giderken radyoda haberler dönüyordu: “Ekonomik kriz derinleşiyor, işsizlik artıyor…” Her cümle, sırtıma yeni bir yük bindiriyordu. Akşamın karanlığında, kamyonun farları yolumu aydınlatırken, aklımda annemin sesi ve evdeki sessizlik yankılanıyordu.
Birden telefonum çaldı. Ekranda kardeşim Zeynep’in adı belirdi.
“Ağabey, annem ağlıyor. Lütfen gitme diyor. Belki başka bir iş bulursun?”
İçimde bir şeyler koptu. “Zeynep, başka iş yok ki! Sen derslerine odaklan. Ben hallederim.”
Ama gerçekten halledebilecek miydim? Her ay artan faturalar, marketteki fiyatlar… Geçen hafta babamın tansiyonu yine yükseldiğinde hastaneye götürmek için cebimdeki son parayı harcamıştım. Şimdi bu yolculuk olmasa, önümüzdeki ay kirayı ödeyemeyecektik.
Yol uzadıkça düşüncelerim ağırlaştı. Bir yandan direksiyona sıkıca tutunuyorum, bir yandan gözümde annemin yaşlı gözleri…
Bir mola yerinde durup çay aldım. Yan masada iki şoför konuşuyordu:
“Geçen hafta Ali’yi kaybettik biliyor musun? Uykusuzluk işte… Direksiyon başında uyuyakalmış.”
İçim ürperdi. Ben de çoğu zaman uykusuz yola çıkıyordum. Ama başka çarem yoktu ki! Herkes gibi ben de hayatta kalmaya çalışıyordum.
Çayımı bitirip tekrar yola çıktım. Gece ilerledikçe yollar daha da ıssızlaştı. Bir ara telefonum titredi; annemden mesaj: “Oğlum, iyi misin?”
Cevap yazamadım. Gözlerim doldu. Direksiyon başında ağlamak istemedim ama gözyaşlarımı tutamadım.
Birdenbire önümüze bir köpek fırladı. Frenlere asıldım; kamyon kaydı, kalbim yerinden fırlayacak sandım. Aracın kontrolünü zor bela sağladım. Ellerim titriyordu. O an ölümle burun buruna geldiğimi hissettim.
Yol kenarında durup derin nefes aldım. Annemin korkusu boşuna değildi belki de… Ya bu gece dönemeseydim? Ya ailem bensiz kalsaydı?
Ama sonra aklıma babamın sessizliği geldi. O da gençliğinde inşaatlarda çalışmıştı; her gün eve yorgun dönerdi ama hiç şikayet etmezdi. Şimdi ben de onun gibi susup mücadele etmek zorundaydım.
Sabaha karşı varış noktasına ulaştım. Yükü teslim ettim ama içimdeki ağırlık geçmedi. Eve dönerken güneş doğuyordu; İstanbul’un sabah trafiği başlamıştı bile.
Eve vardığımda annem kapıda bekliyordu. Gözleri kıpkırmızıydı.
“Mehmet! Çok şükür geldin oğlum!”
Onu sıkıca kucakladım. “Anne, söz veriyorum… Bir daha böyle uykusuz yola çıkmayacağım.”
Ama ikimiz de biliyorduk; bu ülkede geçim derdi bitmedikçe, ben yine o yollara düşecektim.
O gün akşam sofrada babam sessizce konuştu:
“Oğlum… Biz sana yük olmak istemiyoruz. Ama bu hayat bizi de seni de ezdi.”
Kardeşim Zeynep ise gözyaşlarını tutamadı: “Ağabey, ben de çalışırım! Yeter ki sen kendini tehlikeye atma.”
O an anladım ki; bu sadece benim değil, hepimizin savaşıydı.
Şimdi size soruyorum: Hayatımızı riske atıp ailemizi geçindirmek mi doğru olan? Yoksa sevdiklerimizin yanında olup daha azıyla yetinmek mi? Siz olsanız ne yapardınız?