Güzel Olma, Akıllı Ol: Eda’nın Sessiz Çığlığı
“Eda, sen aklını mı kaçırdın?” Melis’in sesi mutfakta yankılandı, elindeki çay bardağını öyle sert masaya bıraktı ki, ince belli bardak neredeyse çatlayacaktı. “Adam seni oyuncak gibi kullanıyor! Bugün gel, yarın gelme, öbür gün yine ara! Ne zamana kadar böyle sürecek?”
Başımı eğdim, ellerim titriyordu. Şeker kaşığını çayın içinde döndürürken, gözlerimden yaşlar süzülmemek için direniyordu. “Melis, anlamıyorsun… Baran çok yoğun biri. Kendi işini kurdu, sürekli toplantılar, müşteri görüşmeleri… Bazen gerçekten vakti olmuyor.”
Melis’in gözleri öfkeyle büyüdü. “Eda, bu bahaneleri kaç kere daha dinleyeceğim? Senin hayatın onun programına göre şekilleniyor! Annene ne diyeceksin? Herkes evlenmeni bekliyor, sen ise bir adamın iki dudağı arasına sıkışmışsın!”
İçimde bir şeyler kırıldı o an. Annemin geçen hafta söylediği sözler kulaklarımda çınladı: “Kızım, yaşın geçiyor. Komşunun kızı Ayşe nişanlandı, Zeynep evlendi. Sen hâlâ bekliyorsun. Baran ciddi mi seninle?”
Baran’la üç yıldır birlikteydik. İlk zamanlar her şey güzeldi; bana şiirler okur, çiçekler getirirdi. Sonra işlerini büyüttü, hayatı değişti. Ben ise onun gölgesinde kaldım. Ne zaman arasa koşarak giderdim; ne zaman çağırmasa günlerce haber beklerdim. Arkadaşlarım birer birer uzaklaştı. Melis hariç… O hep yanımda kaldı ama artık sabrı tükenmişti.
O gün Melis’in evinden çıkıp eve dönerken, içimde bir boşluk vardı. Annem kapıyı açtı; yüzünde her zamanki endişe. “Yine mi ağladın?” dedi sessizce. Cevap veremedim. Akşam yemeğinde babam gazeteye gömülmüş, ablam ise telefonda sevgilisiyle tartışıyordu. Kimse bana bakmıyordu ama herkesin aklında aynı soru vardı: Eda ne zaman evlenecek?
O gece Baran aradı. “Yarın akşam işim var, gelemem,” dedi kısaca. “Belki hafta sonu görüşürüz.” Sesi soğuktu, aceleciydi. “Tamam,” dedim sadece. Telefonu kapattığımda içimde bir öfke kabardı. Neden hep ben bekliyordum? Neden hep ben fedakârlık yapıyordum?
Ertesi sabah işe giderken otobüste camdan dışarı baktım; İstanbul’un gri sabahında insanlar telaşla bir yerlere yetişiyordu. Ben de onlardan biriydim; ama nereye yetiştiğimi bilmiyordum.
Ofiste herkes kendi derdindeydi. Müdürümüz Ayhan Bey yine bağırıp çağırıyor, sekreter Elif gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu. Öğle arasında Melis mesaj attı: “Konuşmamız lazım.”
Küçük bir kafede buluştuk. Melis’in gözleri bu kez daha yumuşaktı. “Eda,” dedi sessizce, “kendini bu kadar harcama. Hayat sadece Baran’dan ibaret değil.”
“Biliyorum,” dedim ama inanmıyordum.
O akşam eve döndüğümde annem beni bekliyordu. “Baran’la ne zaman tanışacağız?” dedi doğrudan. “Bak kızım, baban da merak ediyor artık.”
Yutkundum. “Anne, zamanı gelince…”
“Zamanı ne zaman gelecek? Üç yıl oldu! Adam seni ailesiyle tanıştırmıyor, sen hâlâ umut ediyorsun!”
O an içimde bir şeyler koptu. “Anne, lütfen…” dedim ve odama kapandım.
Gece boyunca uyuyamadım. Baran’ın bana verdiği sözleri düşündüm; ‘Birlikte bir hayat kuracağız’, ‘Sen benim her şeyimsin’ demişti. Ama gerçekler farklıydı. O kendi hayatını yaşıyor, ben ise onun kırıntılarıyla yetiniyordum.
Sabah olduğunda kararımı verdim. Baran’ı aradım.
“Baran, konuşmamız lazım.”
“Şimdi işteyim Eda, sonra konuşalım.”
“Hayır, şimdi konuşacağız!” Sesim titriyordu ama kararlıydım.
Baran sustu bir an. “Tamam, dinliyorum.”
“Beni seviyor musun gerçekten? Yoksa sadece yanında olmamı mı istiyorsun?”
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra soğuk bir sesle cevap verdi: “Eda, şu an bunları konuşacak zaman değil.”
Gözyaşlarımı tutamadım. “Benim için hiçbir zaman doğru zaman olmadı Baran! Hep senin zamanına göre yaşadım! Artık yeter!”
Telefonu kapattım ve ilk kez kendimi özgür hissettim.
O gün anneme her şeyi anlattım; Baran’ın beni ailesiyle tanıştırmadığını, sürekli beklettiğini… Annem ağladı; bana sarıldı ve “Kızım, sen değerlisin,” dedi.
Melis’e mesaj attım: “Haklıydın.”
Günler geçti; Baran aramadı, ben de aramadım. Zamanla yaralarım kabuk bağladı. İşe daha çok asıldım; yeni arkadaşlar edindim. Annemle daha çok vakit geçirdim; ablamla dertleştim.
Bir gün eski mahallemizde yürürken küçük bir kız gördüm; annesinin eteğine yapışmıştı. Kadın ona dönüp şöyle dedi: “Güzel olma kızım, akıllı ol.” O an kendi çocukluğumu hatırladım; annemin bana hep güzellikten bahsettiğini… Ama asıl önemli olanın akıllı olmak olduğunu anladım.
Şimdi soruyorum size: Bir kadının değeri gerçekten sadece evlenmekle mi ölçülür? Yoksa kendi ayakları üzerinde durabilmekle mi? Sizce hangisi daha önemli?