Sevgiyle Yalnızlık Arasında: Evimi Kurtarmak İçin Ailemden Vazgeçmek Zorunda Kaldım

“Anne, ne olur artık bırak şu evi! Bizim için önemli olan sensin, o dört duvar değil!”

Kızım Elif’in sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Ellerim titreyerek çay bardağını masaya bıraktım. Gözlerimden yaşlar süzülürken, içimdeki fırtına bir türlü dinmek bilmiyordu. Yetmiş dört yıllık ömrümde ilk defa bu kadar çaresiz hissediyordum. Evim… Bütün anılarımın, sevinçlerimin ve acılarımın şahidi olan bu eski apartman dairesi… Şimdi elimden kayıp gitmek üzereydi ve ben, ailemi karşıma almak pahasına da olsa onu bırakmak istemiyordum.

Her şey babamdan kalan bu evin tapusunun üstüne haciz gelmesiyle başladı. Rahmetli eşim Mehmet’ten sonra tek dayanağım burasıydı. Oğlum Murat ve kızım Elif, yıllardır yurt dışında yaşıyorlardı. Onlara göre bu ev, sadece bir taş yığınıydı. Ama bana göre; çocuklarımın ilk adımlarını attığı, Mehmet’in bana ilk defa “seni seviyorum” dediği, annemin son nefesini verdiği yerdi.

Bir gün Murat aradı. Sesi soğuktu, sanki ben onun annesi değil de bir yabancıymışım gibi konuşuyordu:

“Anne, bak gerçekçi olalım. Banka borcunu ödeyemiyorsun. Evi sat, kalan parayla yanımıza gel. Burada sana bakarız.”

Yutkundum. Gözlerim pencereden dışarıya, çocuk parkına takıldı. Orada oynayan çocukların neşesi bana çok uzak geliyordu.

“Burası benim yuvam oğlum. Ben burada kalmak istiyorum.”

Murat’ın sesi bir anda yükseldi:

“Anne! Lütfen inat etme! Biz senin iyiliğini istiyoruz!”

Telefonu kapattıktan sonra uzun süre ağladım. Elif ise daha anlayışlıydı ama onun da sabrı tükeniyordu. Bir gün yanıma geldi, ellerimi tuttu:

“Anneciğim, bak… Ben de isterim burada kalmanı ama gerçekler ortada. Borçlar büyüyor. Komşular bile konuşuyor artık. Ne olur, biraz düşün.”

O an anladım ki yalnız kalmıştım. Herkes bana akıl veriyor ama kimse benim ne hissettiğimi anlamıyordu. Geceleri uykusuz kalıyor, Mehmet’in fotoğrafına bakıp ondan akıl dileniyordum:

“Mehmet, ne yapayım? Çocuklarımı mı dinleyeyim, yoksa anılarımı mı koruyayım?”

Bir sabah kapı çaldı. Karşımda haciz memurları… Ellerinde kâğıtlar, yüzlerinde acımasız bir ciddiyet… Evin içinde dolaşıp eşyaları listelemeye başladılar. O an dizlerimin bağı çözüldü. Komşum Ayşe Hanım koştu geldi:

“Şükran abla, iyi misin? Ne oluyor?”

Gözyaşları içinde ona sarıldım:

“Evimi elimden alıyorlar Ayşe… Her şeyimi…”

O günden sonra mahallede dedikodular başladı. “Şükran Hanım’ın çocukları varmış ama hiçbiri sahip çıkmıyor.” “Yazık kadına…”

Bir akşam Elif tekrar geldi. Bu kez yanında damadım Serkan da vardı. Salonda otururken Serkan söze girdi:

“Anneciğim, bak… Biz sana kötü bir şey yapmak istemiyoruz. Ama bu iş böyle gitmez. Evi satıp borçları kapatalım, kalan parayla sana İstanbul’da küçük bir ev alırız.”

Elif gözlerime baktı:

“Ne olur anne… Bizi üzme.”

O an içimde bir şeyler koptu. Sanki yıllardır taşıdığım yük bir anda ağırlaştı. Çocuklarımı kaybetmekten korkuyordum ama evimi kaybetmekten de korkuyordum.

Sonunda pes ettim. Evi satmaya razı oldum. Tapu dairesinde imzayı atarken ellerim titredi, gözlerim doldu. Elif bana sarıldı ama ben o sarılışı hissedemedim bile.

Yeni evime taşındığımda her şey yabancıydı. Duvarlar soğuk, odalar sessizdi. Eski komşularımdan kimse yoktu. Her sabah pencereden dışarı bakıyor, eski mahallemi özlüyordum.

Bir gün Murat aradı:

“Anne, iyi misin?”

Sustum. Çünkü iyi değildim.

Geceleri yalnız başıma otururken kendi kendime soruyorum: Bir ev mi daha değerliydi yoksa ailem mi? Belki de ikisini de kaybettim…

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Anılarınızdan vazgeçebilir miydiniz? Yoksa aileyle aranızdaki uçurumu göze alır mıydınız?