Bir Tabak Artığıyla Başlayan Hayat
“Yine mi geldi bu kadın? Yeter artık, her akşam aynı şey!” diye bağırdı menajerim Cemal, mutfağın kapısından bana seslenirken. O an, restoranın camından dışarı bakıyordum; yağmur damlaları ışıkların altında parlıyordu. İçimde bir huzursuzluk vardı. Babamdan kalan bu restoranı, ‘Altın Palamut’u, yıllardır ayakta tutmak için uğraşıyordum. Her şeyin kusursuz olmasını isterdim; ama o gece, her şeyin değişeceğini bilmiyordum.
Cemal’in sesiyle irkildim. “Ne oldu yine?” dedim, sesimdeki sabırsızlığı gizleyemeden.
“Yine geldi o yaşlı kadın. Masalardan kalan ekmekleri, yemek artıklarını topluyor. Müşteriler rahatsız oluyor. Bir şey yapmamız lazım.”
Bir an duraksadım. Annemin bana çocukken anlattığı hikâyeler aklıma geldi: “Kimseyi aç bırakma oğlum, Allah’ın sınavı bu.” Ama şimdi işler farklıydı; burası İstanbul’un göbeğinde, lüks bir restorandı. Müşterilerimiz pahalı şaraplar içerken, bir kadının artıkları toplaması hoş karşılanmazdı.
“Tamam,” dedim Cemal’e. “Bu akşam ben ilgileneceğim.”
Yağmurlu sokağa çıktım. Kadın, başında eski bir başörtüsüyle, titreyen elleriyle masalardan kalan ekmekleri poşetine dolduruyordu. Göz göze geldik. Gözlerinde utanç ve korku vardı.
“Hanımefendi,” dedim yumuşak bir sesle, “neden böyle yapıyorsunuz? Size yardımcı olabilirim.”
Kadın bir an sustu, sonra başını eğdi. “Evladım, ben kimseye yük olmak istemem. Torunum evde aç. Biraz ekmek götürsem yeter.”
İçimde bir şeyler kırıldı. O an, kendi çocukluğumu hatırladım; annemin pazardan aldığı bayat ekmekleri nasıl ısıtıp bize yedirdiğini…
“Adınız nedir?” diye sordum.
“Fatma,” dedi kısık bir sesle.
“Fatma teyze, gelin içeri. Size sıcak bir çorba vereyim.”
Kadın önce tereddüt etti, sonra yağmurdan sırılsıklam olmuş ayakkabılarıyla içeri girdi. Cemal bana şaşkın şaşkın baktı ama gözlerimle ona susmasını söyledim.
Fatma teyzeye mutfakta sıcak bir sandalye verdim. Ona çorba ve biraz pilav getirdim. Yavaşça yemeye başladı. Gözleri doldu.
“Evladım,” dedi, “Allah senden razı olsun. Ben kimseye muhtaç olmak istemem ama torunum hasta. Oğlum işsiz kaldı, gelinim evi terk etti. Ben de elimden geleni yapıyorum.”
O an içimdeki öfke yerini acıya bıraktı. İstanbul’da binlerce insanın böyle yaşadığını biliyordum ama ilk defa bu kadar yakından hissediyordum.
Ertesi gün Fatma teyze yine geldi. Bu sefer ona gizlice bir paket hazırladım; içinde taze ekmekler, biraz et ve meyve vardı. Kadın gözlerime bakarak teşekkür etti.
Ama Cemal sabırsızlanıyordu: “Böyle devam ederse herkes gelir! Restoranın adı çıkar!”
O gece eve gittiğimde annem aradı. “Oğlum,” dedi, “baban zamanında da böyle insanlara yardım ederdi. Sen de onun gibi ol.”
Ama işler kolay değildi. Bir hafta sonra restoranın müdavimlerinden biri şikayet etti: “Burada dilenciler mi besleniyor artık?”
Kafam karıştı. Bir yanda işin ticari tarafı, diğer yanda vicdanım…
Bir akşam Fatma teyzenin peşinden gittim. Yağmurun altında yürüdü, eski bir apartmanın bodrum katına girdi. Kapıyı araladım; içeride hasta bir çocuk yatıyordu. Fatma teyze ona getirdiği ekmekleri uzattı.
O an gözlerim doldu. Kendi oğlumun odasını düşündüm; sıcacık yatağında uyuyordu.
Ertesi gün Fatma teyzeye iş teklif ettim: “Restoranın mutfağında bulaşık yıkayabilir misin? Hem para kazanırsın hem de yemek götürürsün.”
Kadın ağlamaya başladı: “Evladım, Allah senden razı olsun.”
Ama Cemal yine karşı çıktı: “Patron, bu kadın yaşlı! İş yapamaz! Müşteriler rahatsız olur!”
İlk defa ona sert çıktım: “Burası sadece para kazanılan bir yer değil Cemal! İnsanlık da var!”
Fatma teyze çalışmaya başladı ama müşterilerden bazıları hâlâ rahatsızdı. Bir gün biri bağırdı: “Bu kadın neden burada? Ellerini yıkamıyor mu?”
Fatma teyze utancından ağlayarak arka kapıdan çıktı. O gece eve gidip oğluma sarıldım; gözyaşlarımı tutamadım.
Bir hafta sonra Fatma teyzenin torunu hastaneye kaldırıldı; zatürre olmuştu. Hastane masraflarını karşılamak için restoranın kasasından para aldım.
Cemal bunu öğrenince çıldırdı: “Patron! Kendi cebinden ver bari! Restoran batacak!”
Ama umurumda değildi artık.
Fatma teyzenin torunu iyileşti ama kadın hastalandı; yorgun düşmüştü. Onu hastanede ziyaret ettim. Elimi tuttu: “Evladım, sen bana aile oldun.”
O an babamın mezarını ziyaret ettim ve ona söz verdim: “Kimseyi aç bırakmayacağım baba.” Restorana döndüğümde yeni bir karar aldım: Her gün ihtiyaç sahiplerine yemek dağıtacaktık.
Bazı müşteriler kayboldu ama yeni insanlar geldi; mahalleden gençler yardım etmeye başladı.
Fatma teyze birkaç ay sonra vefat etti ama bana hayatın ne olduğunu öğretti.
Şimdi her akşam restoranın ışıkları altında otururken kendi kendime soruyorum:
“Bir tabak artığıyla başlayan bu hikâye olmasaydı, insanlığımı hatırlayacak mıydım? Siz olsaydınız ne yapardınız?”