Şimdi Değil, Zeynep: Arka Planda Kalan Kadının Hikayesi
“Şimdi değil, Zeynep! Önemli şeyler konuşuyoruz burada.”
O an, mutfakta bulaşıkları yıkarken ellerim sabunlu suda dondu kaldı. Salondan gelen bu cümle, sanki yıllardır içimde biriken bütün duyguları bir anda yüzeye çıkardı. Kendi evimde, kendi ailemin arasında bile adım sadece bir kenar süsüydü; varlığımın önemi yoktu. Oysa ben, bu evin her köşesinde emeği olan, her sabah herkesten önce uyanıp akşam en son yatan kişiydim. Ama yine de, konuşulacak önemli meselelerde bana yer yoktu.
Eşim Mehmet’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Yanında büyük oğlum Emre ve kayınvalidem Hatice Hanım vardı. Yine aile bütçesini, Emre’nin üniversite masraflarını ve Mehmet’in iş yerindeki sorunları konuşuyorlardı. Ben ise mutfakta, onların çaylarını tazeleyip tabaklarını toplamakla meşguldüm. Sanki bu evdeki tek görevim hizmet etmekti.
Bir an için içeri girip “Ben de konuşmak istiyorum,” demek istedim. Ama yıllardır öğrendiğim gibi, sustum. Annem hep derdi: “Kadın dediğin önce ailesini düşünür, kendi isteklerini sonra.” Ben de öyle yaptım. Kendi hayallerimi, genç kızken yazmak istediğim romanları, okumak istediğim kitapları hep erteledim. Çünkü önce Emre’nin dersleri, sonra küçük kızım Elif’in okul servisi, Mehmet’in akşam yemeği, Hatice Hanım’ın tansiyon ilacı vardı.
O gece, herkes odasına çekildikten sonra mutfakta tek başıma oturdum. Ellerim hâlâ sabun kokuyordu. İçimde bir boşluk vardı; sanki yıllardır kendimi kaybetmişim de yeni fark ediyordum. Gözlerim doldu. “Ben ne zaman önemli olacağım?” diye fısıldadım karanlığa.
Ertesi sabah her şey aynıydı. Mehmet gazeteyi açtı, Emre kahvaltısını hızlıca yapıp çıktı, Elif çantasını sırtladı. Kimse bana “Nasılsın?” diye sormadı. Sanki ben sadece bir gölgeydim; evin içinde dolaşan ama kimsenin fark etmediği bir ruh.
O gün komşumuz Ayşe Hanım uğradı. Çay içerken bana baktı ve “Zeynep, sen hiç kendin için bir şey yaptın mı?” diye sordu. Bir an duraksadım. Ne zamandır kendim için hiçbir şey yapmadığımı fark ettim. Ayşe Hanım’ın gözlerinde bir merhamet vardı ama aynı zamanda hafif bir öfke de seziliyordu: “Senin de hakkın var mutlu olmaya.”
O cümle beynimde yankılandı. O gün akşam yemeğinden sonra Mehmet’e “Ben de konuşmak istiyorum,” dedim. Herkes şaşkınlıkla bana baktı. Mehmet kaşlarını çattı: “Ne oldu Zeynep?”
Derin bir nefes aldım: “Yıllardır bu evde herkesin derdini dinledim, herkesin işini gördüm ama kimse benim ne hissettiğimi sormadı. Ben de insanım Mehmet. Benim de hayallerim var.”
Hatice Hanım hemen araya girdi: “Aman kızım, şimdi sırası mı? Emre’nin sınavı var, Mehmet’in işi başından aşkın.”
İçimdeki öfke büyüdü: “Anne, hep böyle diyorsunuz. Hep başkalarının önceliği var. Benim önceliğim ne zaman olacak?”
Emre başını eğdi, Elif ise gözlerime baktı; ilk defa annesinin bu kadar kararlı olduğunu görüyordu.
Mehmet’in sesi yumuşadı: “Zeynep, ne istiyorsun?”
İşte o an yıllardır içimde tuttuğum cümleleri döktüm: “Ben yazmak istiyorum Mehmet. Gençken hayalimdi; roman yazmak istiyorum. Herkesin hayatını kolaylaştırmak için kendimden vazgeçtim ama artık kendim için de bir şey yapmak istiyorum.”
Bir süre sessizlik oldu. Hatice Hanım dudak büktü: “Yazsan ne olacak kızım? Evde iş mi biter?”
Ama bu sefer susmadım: “Evde iş hiç bitmiyor zaten anne! Ama ben de bitiyorum artık.”
O gece uyuyamadım. Mehmet’in bana kırgın olduğunu hissettim ama umurumda değildi; ilk defa kendim için bir şey istemiştim.
Ertesi gün sabah kahvaltısında Mehmet bana bir defter ve kalem getirdi: “Başla o zaman Zeynep,” dedi sessizce.
Gözlerim doldu; ilk defa biri bana destek oluyordu. Elif sarıldı: “Anne, ben de senin kitabını okumak isterim.”
Ama işler hemen düzelmedi tabii ki. Hatice Hanım her fırsatta laf soktu: “Evde yazarlık oynuyor şimdi de…” Emre ise ders çalışırken sessiz olmamı istedi; sanki benim uğraşlarım gereksizmiş gibi.
Bir gün defterimi bulup karalamışlar; Elif’in arkadaşları gelmiş, biri defterimi alıp dalga geçmiş. O kadar kırıldım ki… Ama pes etmedim.
Ayşe Hanım’la birlikte kadınlar matinesine gittik; orada başka kadınların da aynı durumda olduğunu gördüm. Herkesin hikayesi birbirine benziyordu: Kendi isteklerini susturan anneler, eşler… Birbirimize destek olduk.
Bir gün mahalledeki kütüphanede kadınlar için yazarlık atölyesi açılacağını duydum. Katılmak istedim ama Mehmet’in tepkisinden korktum. Yine de cesaretimi topladım ve ona söyledim.
Mehmet başta karşı çıktı: “Evde işin gücün yok mu Zeynep? Çocuklar ne olacak?”
Ama bu sefer kararlıydım: “Çocuklar büyüdü Mehmet! Ben de insanım; biraz da kendime vakit ayıracağım.”
İlk atölye günü çok heyecanlıydım; ellerim titriyordu ama içimde tarifsiz bir mutluluk vardı. Orada tanıştığım kadınlar bana güç verdi; hepsi farklı hikayeler anlatıyordu ama ortak noktamız aynıydı: Hepimiz arka planda kalmıştık.
Aylar geçti; yazdıkça kendimi buldum. Evdeki işler yine bitmiyordu ama artık kendime ait bir dünyam vardı. Mehmet zamanla alıştı; hatta bazen yazdıklarımı okumak istediğini söyledi.
Bir gün Emre yanıma geldi: “Anne, seninle gurur duyuyorum,” dedi sessizce.
O an gözlerim doldu; yıllarca beklediğim o cümleyi duymuştum.
Şimdi bazen hâlâ zorlanıyorum; Hatice Hanım hâlâ eski kafalı laflar ediyor ama artık umursamıyorum. Çünkü biliyorum ki ben de varım bu hayatta; sadece başkalarının gölgesinde değil, kendi ışığımda da parlayabilirim.
Bazen düşünüyorum: Acaba başka kaç kadın benim gibi sessizce kendi hayatını erteliyor? Sizce biz kadınlar ne zaman gerçekten kendi sesimizi bulacağız?