Komşular Çok Yakın Olduğunda: Sınırlar, Aile ve Kayıp Güven Üzerine Bir Hikaye
“Elif abla, anahtarımı yine sende bırakabilir miyim? Bugün de oğlumu okuldan alabilir misin?”
Ayşe’nin sesi kapı aralığından titrek bir şekilde yükselirken, içimde bir huzursuzluk dalgası kabarıyordu. Saat sabahın sekizi bile olmamıştı. Oğlum Emir’in kahvaltısını hazırlamaya çalışıyordum, ama Ayşe’nin bu aceleci, mahcup sesiyle yine bölünmüştüm. Bir an için göz göze geldik; gözlerinde hem minnet hem de alışkanlık vardı. O an, içimden geçenleri ona söylemek istedim: “Ayşe, ben de yoruldum. Benim de bir hayatım var.” Ama diyemedim. Yine sustum.
İstanbul’un kalabalık bir mahallesinde, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşıyoruz. Eşim Serkan sabah erkenden işe gider, ben ise evden çalışırım. Ayşe ise alt komşumuz; kocası yıllar önce Almanya’ya gitmiş, arada sırada para gönderir ama çoğu zaman ortada yoktur. Ayşe iki çocukla tek başına uğraşır. Başlarda ona yardım etmek bana iyi geliyordu; kadın dayanışması, komşuluk… Ama zamanla bu yardım, bir yük haline geldi.
Bir gün annem aradı: “Elif, kızım, senin işin gücün yok mu? Her gün Ayşe’nin çocuklarıyla uğraşıyorsun. Senin de ailene vakit ayırman lazım.”
Haklıydı. Son zamanlarda Emir’le oyun oynayamaz, Serkan’la akşamları iki laf edemez olmuştum. Ayşe’nin çocukları sürekli bizdeydi; evim oyuncaklarla dolmuştu, mutfağımda sürekli fazladan tabaklar… Ama Ayşe’ye bunu nasıl söyleyecektim? Onun yalnızlığını, çaresizliğini görüyordum. Yine de içimde bir öfke büyüyordu: Benim iyi niyetim neden bu kadar kolayca suistimal ediliyordu?
Bir akşam Serkan eve geldiğinde yüzümdeki yorgunluğu fark etti. “Elif, bu iş böyle gitmez,” dedi. “Senin sınırların var. Bizim de ailemiz var.”
O gece uyuyamadım. Kafamda binbir düşünce: Eğer Ayşe’ye ‘hayır’ dersem, kötü komşu mu olurum? Ya bana kırılırsa? Ya çocukları üzülürse? Ama ya kendi oğlum? Ya kendi evliliğim?
Bir sabah Emir okula gitmek istemedi. “Anne, neden hep Ayşe Teyze’nin çocuklarıyla oynuyorum? Sen benimle hiç oynamıyorsun,” dedi. İçimde bir şey koptu o an. Oğlumun gözlerinde kırgınlık vardı.
O gün karar verdim: Artık sınırlarımı koyacaktım.
Ayşe kapımı çaldığında derin bir nefes aldım. “Ayşe, bugün yardımcı olamayacağım,” dedim. Yüzü düştü, gözleri doldu. “Ama Elif abla… Ben ne yapacağım?”
İçimdeki suçluluk duygusu boğazımı sıktı. Ama devam ettim: “Ayşe, seni anlıyorum ama benim de işlerim var. Emir’le vakit geçirmek istiyorum. Lütfen beni de düşün.”
O an aramızda görünmez bir duvar örüldü sanki. Ayşe birkaç gün bana uğramadı, selam vermedi. Apartmanda karşılaştığımızda gözlerini kaçırdı. İçimde hem rahatlama hem de büyük bir boşluk vardı.
Bir akşam annem bize geldi. “Kızım, bazen ‘hayır’ demek gerekir,” dedi. “Yoksa herkes senden alır da alır.”
Ama mahallede dedikodular başladı: “Elif artık yardım etmiyor,” “Ayşe’ye sırtını döndü…”
Bir gün apartman toplantısında Ayşe bana sertçe baktı: “Bazı insanlar komşuluk nedir bilmezmiş,” dedi yüksek sesle. Herkes bana döndü; utançtan yerin dibine girdim.
O gece Serkan’la uzun uzun konuştuk. “Elif,” dedi, “sen iyi bir insansın ama herkesin yükünü taşımak zorunda değilsin.”
Aylar geçti. Ayşe’yle aramızdaki mesafe büyüdü ama Emir’le ilişkimiz düzeldi. Evimizde huzur geri geldi ama içimde hâlâ bir burukluk var.
Bazen pencereden Ayşe’yi izliyorum; yorgun ama güçlü görünmeye çalışıyor. Acaba ona daha farklı yardım edebilir miydim? Yoksa kendi sınırlarımı korumakla doğru mu yaptım?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Yardım etmekle kendini korumak arasındaki dengeyi nasıl buluyorsunuz?