Bir Gün Hiçbir Şeyin Acıtmadığı Ama Her Şeyin İçimi Sıktığı O Gün
“Zeynep, otobüs gelmeden konuşmamız lazım,” dedi annem, sesi rüzgârda titreyerek. Elimdeki sigarayı aceleyle söndürdüm, çünkü onun yanında sigara içtiğimi bilmesini istemezdim. Ama bugün, hiçbir şeyin önemi yoktu sanki. İçimde bir boşluk, bir ağırlık vardı; ne ağrıyordu ne de iyileşiyordu. Sanki bütün hayatım, o eski pazar yerinin önündeki bu durakta, annemin gölgesinde sıkışıp kalmıştı.
Annemin elleri torbasına sıkıca sarılmıştı. O torba, yıllardır taşıdığı dertlerin, beklentilerin ve hayal kırıklıklarının ağırlığıyla doluydu. Ben de kendi yükümü taşıyordum; üniversiteyi bitirmiş, iş bulamamış, hayallerini annesinin beklentilerine feda etmiş bir genç kadın olarak. “Ne konuşacağız anne?” dedim, gözlerimi yere indirerek. “Biliyorsun Zeynep,” dedi, sesi yorgun ve biraz da kırgın. “Babanın ölümünden sonra bu evde her şey bana kaldı. Sen de bana destek olacaksın diye düşündüm. Ama sen… Sen hep başka bir hayatın hayalini kurdun.”
İçimde bir şeyler koptu o an. Babamı kaybettiğimizde on sekiz yaşındaydım. O günden beri annemle aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. O bana yaslanmak istedikçe ben uzaklaşmıştım. O benden fedakârlık bekledikçe ben özgürlüğüme sarılmıştım. “Anne,” dedim, sesim titreyerek, “ben de yoruldum. Her gün aynı şeyleri yaşamak, aynı mahallede sıkışıp kalmak istemiyorum artık.”
Annemin gözleri doldu. “Benim için mi, kendin için mi?” diye sordu. O an cevap veremedim. Çünkü ikisi de doğruydu. Annemi yalnız bırakmak istemiyordum ama kendi hayatımı da yaşamak istiyordum. Herkes gibi sevilmek, değer görmek, kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyordum.
O sırada yanımızdan geçen yaşlı komşumuz Ayşe Teyze başıyla selam verdi. “Kızım, anneni üzme,” dedi usulca. Annem hemen başını çevirdi, gözyaşlarını saklamaya çalıştı. Ben ise öfkeyle karışık bir çaresizlik hissettim. Herkesin gözünde ben bencil kızdım; annesini yalnız bırakmaya hazırlanan nankör evlat.
Ama kimse bilmiyordu ki, ben de her gece yastığa başımı koyduğumda içimde bir boşlukla savaşıyordum. Babamın yokluğunda annemin yükünü omuzlamaya çalışırken kendi hayallerimi toprağa gömmüştüm. Üniversitede edebiyat okumuştum; yazmak istiyordum, kitaplar arasında kaybolmak istiyordum. Ama annem için öğretmen olmam gerekiyordu; düzenli maaş, sigorta, güvenli bir gelecek…
Otobüs uzaktan göründü. Annem torbasını daha sıkı kavradı. “Bak Zeynep,” dedi, “ben senden mucize istemiyorum. Sadece yanımda olmanı istiyorum.”
“Anne,” dedim, “ben de yanında olmak istiyorum ama kendimden vazgeçmek istemiyorum.”
Otobüs durağa yaklaştı. Birkaç kişi indi, kimse binmedi. Annemle göz göze geldik. O an zaman durdu sanki; yılların biriktirdiği acılar, kırgınlıklar ve sevgiler gözlerimizde buluştu.
“Senin için ne yapabilirim?” diye sordum fısıltıyla.
Annem derin bir nefes aldı. “Beni bırakma,” dedi sadece.
O an içimdeki fırtına daha da şiddetlendi. Bir yanım otobüse binip uzaklara gitmek istiyordu; başka bir şehirde yeni bir hayat kurmak, kendi ayaklarımın üzerinde durmak… Diğer yanım ise annemin yanında kalıp ona destek olmak istiyordu.
Birden çocukluğumdan bir sahne gözümün önüne geldi: Babamla birlikte pazara gittiğimiz o sabah… Annem evde kahvaltı hazırlamıştı; babam bana gizlice çikolata almıştı. O gün her şey çok kolaydı; hayat basit ve güzeldi.
Ama şimdi büyümüştüm ve hayat hiç de kolay değildi.
Annemin elini tuttum. “Anne,” dedim, “belki de ikimiz de biraz değişmeliyiz.”
O an annemin gözlerinde bir yumuşama gördüm. “Sen ne yapmak istiyorsun Zeynep?” diye sordu ilk kez gerçekten merak ederek.
“Yazmak istiyorum anne,” dedim gözlerim dolarak. “Kendi hikâyemi yazmak istiyorum.”
Annem uzun süre sustu. Sonra başını salladı. “Korkuyorum Zeynep,” dedi sessizce. “Seni kaybetmekten korkuyorum.”
“Ben de korkuyorum anne,” dedim dürüstçe. “Ama belki de korkularımızla yüzleşmeden mutlu olamayacağız.”
Otobüs tekrar hareket etti, durağı boş bırakarak uzaklaştı. Annemle ben ise hâlâ orada, eski pazar yerinin önünde, birbirimize tutunarak ayakta duruyorduk.
O gün hiçbir şey değişmedi belki ama her şey değişmeye başlamıştı.
Şimdi size soruyorum: Siz olsanız ne yapardınız? Kendi yolunuzu mu seçerdiniz yoksa ailenizin beklentilerine boyun eğer miydiniz?