Gri Gökyüzünün Altında: Bir Vedanın Hikayesi
“Yeter artık Zeynep! Şu eski püskü şeyleri neden hâlâ saklıyorsun? Evin her köşesi anı dolu, ama hayat devam ediyor!” Annemin sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki eski kahve fincanını masaya bırakırken, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. O fincan, babamın bana doğum günümde aldığı ilk hediyeydi. Babamı kaybedeli üç yıl olmuştu ama annem, sanki onun yokluğuna alışmış gibi davranıyordu. Ben ise her sabah onun sesini duymayı umarak uyanıyordum.
O gün, İstanbul’un gri gökyüzüyle yarışan ruh halimle, evdeki eşyaları tek tek elden geçirmeye başladım. Her birinin bir hikâyesi vardı; eski bir kazak, üniversiteden kalma defterler, babamın tespihi… Annem arkamdan söylenmeye devam etti: “Bak kızım, insanlar geçmişiyle yaşamaz. Sen de artık önüne bakmalısın.”
Ama nasıl bakılırdı ki? Babam öldükten sonra annemle aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. O, acısını içine gömmüş, ben ise her hatırada yeniden kanayan bir yara bulmuştum. Evdeki sessizlik bazen öyle ağır geliyordu ki, nefes almak bile zorlaşıyordu.
O gün karar verdim: Eşyalarımı OLX’e koyup satacaktım. Belki de geçmişin yükünden kurtulmanın tek yolu buydu. İlk olarak babamın bana aldığı o eski radyoyu fotoğrafladım. “Satılık: Nostaljik radyo. Çalışır durumda.” Başlığı attım ama açıklama kısmına hiçbir şey yazamadım. Çünkü o radyonun sesiyle büyümüştüm ben; babam sabahları haberleri dinlerken kahvaltı hazırlardı.
Telefonum çaldı. Arayan abim Murat’tı. “Zeynep, annem yine mi başladı? Bak, ben de biliyorum zor olduğunu ama hayat devam ediyor. Belki de eşyaları satmak iyi gelir sana.”
“Bilmiyorum abi,” dedim. “Her şey çok hızlı değişti. Sanki babam gittiğinden beri hiçbir şey yerli yerinde değil.”
Murat sustu. Sonra yavaşça ekledi: “Bazen bırakmak gerekir Zeynep. Yoksa biz de geçmişte kayboluruz.”
O gece eşyaların fotoğraflarını çekerken, annem kapının önünde durdu. Gözlerinde alışık olmadığım bir yumuşaklık vardı.
“Biliyor musun kızım,” dedi, “ben de bazen babanın gömleğini kokluyorum. Ama sonra aynaya bakıp kendime ‘Hayat devam ediyor’ diyorum.”
O an annemin de benim kadar acı çektiğini anladım. Ama o, acısını başka türlü yaşıyordu; ben ise her hatırada yeniden kanıyordum.
İlk müşteri ertesi sabah mesaj attı: “Radyoyu almak istiyorum.” Radyoyu paketlerken ellerim titredi. Sanki babamı ikinci kez uğurluyordum. Annem mutfağın kapısından izledi beni.
“İyi misin?” diye sordu.
“Bilmiyorum anne,” dedim. “Ama deniyorum.”
Radyoyu teslim ettikten sonra eve döndüm ve odama kapanıp ağladım. Her eşya bir veda demekti; her veda ise yeni bir başlangıç…
Günler geçtikçe evdeki eşya sayısı azaldı ama içimdeki boşluk büyüdü. Bir akşam Murat aradı: “Zeynep, annemi de al gel bize yemeğe. Biraz değişiklik iyi gelir.”
Annemle birlikte Murat’ın evine gittik. Yengem sofrayı donatmıştı; çocuklar neşe içinde koşuşturuyordu. Bir an için kendimi yeniden bir aile içinde hissettim.
Yemekten sonra Murat balkona çıktı, peşinden gittim.
“Zeynep,” dedi, “babamı unutmak zorunda değiliz. Ama onun yokluğunda birbirimize tutunmamız gerek.”
O gece eve dönerken annemle uzun uzun konuştuk. İlk kez babamdan bahsederken ağlamadık; gülümsedik. Çünkü anladık ki, kayıplarımızla yaşamayı öğrenmek gerekiyordu.
Bir sabah uyandığımda güneş pencereden içeri süzülüyordu. Evin köşelerinde hâlâ birkaç eski eşya vardı ama artık onlara başka bir gözle bakıyordum. Her biri bana geçmişi değil, hayatta kalmayı öğretiyordu.
Şimdi bazen düşünüyorum: Geçmişin yükünü bırakmak mı zor, yoksa onunla yaşamayı öğrenmek mi? Siz olsanız ne yapardınız? Her hatırada yeniden kanayan yaralarla mı yaşardınız, yoksa yeni başlangıçlara cesaret edebilir miydiniz?