Sonbahar Gibi Bir Hayat: Sadakatsizliğin Gölgesinde

“Bunu bana nasıl yaparsın, Kemal?” diye bağırdım, ellerim titreyerek masanın kenarına tutunmuşken. O an mutfağın soğuk fayanslarında yankılanan sesim, yılların birikmiş acısını taşıyordu. Kemal ise başını öne eğmiş, gözlerini benden kaçırıyordu. “Ne diyorsun, Emine? Lütfen, çocuklar duymasın,” dedi kısık bir sesle. Ama çocuklar artık büyümüştü; torunlarımız bile vardı. Kimin ne duyduğunun artık bir önemi yoktu.

O sabah, her zamanki gibi çayımı demlemiş, pencereden dışarı bakarken komşu Ayten Hanım’ın telaşla apartmandan çıktığını görmüştüm. İçimde bir huzursuzluk vardı. Sonra, Kemal’in telefonuna gelen bir mesaj… Yanlışlıkla gördüm, yemin ederim. “Dün geceyi unutamıyorum, canım,” yazıyordu. O an içimde bir şeyler koptu. Elli yıllık evliliğimizin üstüne kara bir gölge düştü.

Kemal’le 1978’de evlendik. O zamanlar İstanbul’un bu mahallesi yeni yeni gelişiyordu. Babam, “Kızım, Kemal iyi adamdır. Sırtın yere gelmez,” demişti. Gerçekten de ilk yıllarımız güzeldi. Birlikte çalıştık, çocuklarımızı büyüttük, zor günlerimiz oldu ama hep yan yanaydık. Ben onun için her şeyden vazgeçtim; gençliğimden, hayallerimden…

Ama şimdi, altmış beş yaşında, hayatımın sonbaharında, bana kalan sadece bu soğuk ev ve içimde büyüyen bir boşluktu. O gün Kemal’le yüzleşmek zorundaydım. “Kim bu kadın?” diye sordum. Önce inkâr etti, sonra gözleri doldu. “Emine, ben hata yaptım,” dedi. Hata… Elli yılın ardından bana kalan bu muydu?

O günden sonra mahalledeki herkesin gözü üzerimdeydi. Komşular fısıldaşıyor, Ayten Hanım bana acıyarak bakıyordu. Kızım Zeynep aradı; “Anne, babamı affetmeyeceksin değil mi?” dedi ağlayarak. Oğlum Murat ise sustu; erkekler böyle şeyleri konuşmazdı onlara göre.

Geceleri uyuyamaz oldum. Yatakta Kemal’in sırtına dönük yatarken, içimden geçenleri ona anlatmak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Bir sabah mutfakta otururken annemin sesi kulağımda çınladı: “Kadın olmak zor iştir kızım.” Haklıymış…

Bir gün cesaretimi topladım ve Kemal’e boşanmak istediğimi söyledim. Şaşırdı, korktu belki de. “Emine, bu yaştan sonra nereye gideceksin?” dedi küçümseyen bir sesle. O an anladım ki, yıllarca süren evliliğimizde ben hep onun gölgesinde kalmışım. Kendi hayatımı hiç yaşamamışım.

Mahallede dedikodular arttı; camiye gittiğimde kadınlar arkamdan konuşuyordu. “Emine Hanım’ın başına gelenler…” diye başlayan cümleler duydum. Utandım mı? Hayır! Ama öfkeliydim; neden kadın her zaman affeden, sineye çeken olmak zorundaydı?

Bir akşamüstü kızımla sahilde yürürken ona içimi döktüm: “Zeynep, ben artık kendim için yaşamak istiyorum.” Kızım gözyaşlarını tutamadı: “Anneciğim, seninle gurur duyuyorum.” O an ilk defa kendimi güçlü hissettim.

Kemal ise pişmanlıkla evde dolaşıyor, bana yaranmaya çalışıyordu. Bir sabah kahvaltı hazırlamıştı; masaya oturdum ama hiçbir şey yiyemedim. “Emine, affet beni,” dedi ellerimi tutarak. Gözlerinde korku vardı; yalnız kalmaktan korkuyordu belki de… Ama ben de yalnızlıktan korkuyordum.

Bir gün eski defterlerimi karıştırırken gençliğimde yazdığım şiirleri buldum. O satırlarda umut vardı, aşk vardı… Oysa şimdi içimde sadece kırgınlık ve yorgunluk vardı.

Mahalledeki kadınlar arasında ikiye bölünmüştük: Bir kısmı “Erkek milleti böyledir,” deyip geçiyordu; diğerleri ise bana destek oluyordu. Ayten Hanım bir gün kapımı çalıp elinde börekle geldi: “Emine abla, ister affet ister affetme… Ama kendini unutma.”

Günler geçtikçe içimdeki öfke yerini hüzne bıraktı. Kemal’le aynı evde ama ayrı dünyalarda yaşamaya başladık. Torunlarım geldiğinde yüzüme gülümsemeye çalışıyordum ama gözlerimden yaşlar süzülüyordu.

Bir akşam televizyon izlerken Kemal yanıma oturdu: “Emine, ben sensiz yapamam.” Ona baktım; elli yıl önceki o genç adamdan eser yoktu artık. İkimiz de yaşlanmıştık ama en çok kalbimiz yorulmuştu.

Şimdi düşünüyorum da… Hayat gerçekten de sonbahar gibiymiş; sararıp dökülen yapraklar gibi umutlarımız da bir bir soluyor. Ama yine de içimde bir yerlerde yeni bir hayat filizleniyor sanki.

Belki de asıl mesele affetmek ya da affetmemek değil… Asıl mesele insanın kendine yeniden değer vermesiymiş.

Siz olsaydınız ne yapardınız? Elli yıl sonra gelen ihaneti affeder miydiniz yoksa kendi yolunuza mı bakardınız? Lütfen düşüncelerinizi benimle paylaşın…