Dört Gün Kayınvalidemde: Unutulmaz Bir Ders

“Ne yaptın Hatice Hanım? Oğlumun ateşi neden bu kadar yüksek?” diye bağırdım, elimde titreyen termometreyle. Salonda, eski model televizyonun önünde oturan kayınvalidem bana öylece baktı, gözlerinde hem şaşkınlık hem de hafif bir öfke vardı. “Ne bağırıyorsun kızım, çocuk biraz terledi diye hemen panik yapıyorsun,” dedi, sesi her zamanki gibi sakin ama alttan alta meydan okuyan bir tondaydı.

O an, dört gün önceki kendime lanet ettim. Oğlum Efe’yi kayınvalideme bırakıp iş seyahatine gitmek zorunda kalmıştım. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştım: dört sayfa uzunluğunda bir bakım listesi, saat saat beslenme ve uyku düzeni, hangi oyuncaklarla oynayabileceği, hangi çizgi filmleri izleyebileceği… Hatta Efe’nin en sevdiği battaniyesini bile yanına koymuştum. Ama şimdi, oğlumun yanakları kıpkırmızı, gözleri nemli ve halsizdi. İçimdeki suçluluk duygusu boğazımı sıkıyordu.

Eşim Murat işteydi, ona haber vermek istemedim. Zaten son zamanlarda aramızda sürekli tartışmalar çıkıyordu. O, annesinin her dediğini doğru buluyor, ben ise kendi annelik yöntemlerime güveniyordum. “Sen de biraz rahat ol,” derdi hep. Ama ben rahat olamıyordum; Efe benim her şeyimdi.

Kayınvalidem Hatice Hanım ise eski usul bir kadındı. “Biz beş çocuk büyüttük, hiç böyle şeyler görmedik,” derdi sık sık. Ona göre çocuklar sokakta oynar, toprak yer, hasta olursa da biraz nane limonla iyileşirdi. Ben ise doktorun önerdiği vitaminleri, hijyen kurallarını ve düzenli uyku saatlerini harfiyen uygulamaya çalışıyordum.

O dört gün boyunca her akşam aradım, görüntülü konuştum. “Her şey yolunda kızım,” dedi hep. Ama döndüğümde Efe’nin üstü başı ter içinde, odası dağınık ve oyuncakları her yerdeydi. En kötüsü de ateşiydi işte…

“Ben sana dedim odayı havalandır diye! Çocuk havasız kalmış!”

Hatice Hanım yüzünü buruşturdu. “Kızım, pencereyi açarsam üşütür diye korktum. Senin bu kadar titiz olman çocuğu hasta ediyor zaten.”

O an içimde bir şeyler koptu. Anneliğim sorgulanıyordu; hem de oğlumun sağlığı üzerinden. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. “Ben sadece Efe’nin iyi olmasını istiyorum,” dedim kısık bir sesle.

O gece Efe’yi kucağıma aldım, sabaha kadar başında bekledim. Ateşi düşsün diye ıslak bezlerle alnını sildim, doktoru aradım, ilaçlarını verdim. Kayınvalidem ise mutfakta kendi kendine söyleniyordu: “Bu yeni nesil anneler çok abartıyor…”

Sabah Murat geldiğinde evdeki gerginliği hemen hissetti. “Ne oldu yine?” diye sordu.

“Efe hasta olmuş,” dedim kısaca.

Hatice Hanım hemen araya girdi: “Ben elimden geleni yaptım oğlum! Senin karın bana güvenmiyor zaten.”

Murat ikimizin arasında kaldı. Bir yanda annesi, bir yanda ben… Yüzünde çaresiz bir ifade vardı. “Yeter artık!” diye bağırdı sonunda. “Sürekli birbirinizi suçlamaktan bıkmadınız mı? Efe için en iyisini istiyoruz ama bu şekilde olmaz!”

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Murat bana döndü: “Sen de biraz rahat bırak çocuğu. Annem kötü bir şey yapmaz.”

O an içimdeki öfke patladı: “Ben rahat bıraktığımda olanları gördün işte! Oğlum hasta oldu!”

Hatice Hanım gözlerini devirdi: “Bizim zamanımızda çocuklar böyle büyürdü, şimdi herkes doktor kesildi başımıza.”

O an anladım ki bu sadece bir çocuk bakımı meselesi değildi; bu, iki farklı dünyanın çatışmasıydı. Ben modern anneliğin kaygılarıyla boğuşurken, kayınvalidem geçmişin deneyimine güveniyordu. Aramızdaki uçurum her geçen gün büyüyordu.

Efe iyileştikçe ben de biraz sakinleştim ama içimdeki kırgınlık geçmedi. O dört gün bana çok şey öğretti: Her şeyi kontrol edemezsin, bazen güvenmek zorundasın ama aynı zamanda sınırlarını da korumalısın.

Bir akşam Efe’yi uyuturken kendi kendime sordum: “Acaba annelik sadece çocuğu korumak mı? Yoksa aile içinde dengeyi bulmak da mı anneliğin bir parçası?”

Sizce ben mi çok abarttım yoksa gerçekten haklı mıydım? Böyle bir durumda siz ne yapardınız?