Kıskançlık Ateşi: Kardeşimin Mutluluğu, Benim Yüküm

“Yine mi ben?” diye bağırdım mutfağın kapısında, annem gözlerini kaçırırken. “Her şey yine bana mı kaldı?” Elif’in kahkahaları salondan yükseliyordu; kocası Murat ona yeni aldığı bileziği takarken, annem sofrayı hazırlamamı istiyordu. İçimde bir şeyler kırıldı o an. Yıllardır süren bu adaletsizlik, bu sessiz yük, artık taşınmaz olmuştu.

Benim adım Zeynep. Otuz iki yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç odalı eski bir evde yaşıyoruz. Babamı altı yıl önce kaybettik. O günden beri annem, küçük kardeşim Elif ve ben birbirimize tutunarak ayakta kalmaya çalışıyoruz. Ama aslında ayakta kalan sadece bendim; çünkü Elif’in hayatı başka bir yöne savrulmuştu.

Elif benden beş yaş küçük. Hepimizin gözdesiydi. Babam hayattayken bile ona ayrı bir düşkünlüğü vardı. “Elif nazlıdır,” derdi annem, “Zeynep ablası gibi güçlü değil.” Güçlü olmak ne demekti ki? Benim için güçlü olmak, sabahları işe gitmek, akşamları eve gelip yemek yapmak, faturaları ödemek ve annemin ilaçlarını almak demekti. Elif içinse güçlü olmak, Murat’ın elini tutup alışveriş merkezlerinde gezmekti.

Murat’la evlendiklerinden beri Elif’in yüzü hiç asılmadı. Murat iyi bir işte çalışıyor, Elif’e her istediğini alıyor, onu gezdiriyor, anneme de sık sık yardım ediyor. Ama ne zaman ailede bir sorun çıksa, Murat’ın işi çıksa ya da Elif’in canı istemese, yine bana dönüyorlar: “Zeynep halleder.”

Geçen hafta annem hastalandı. Gece yarısı ateşi çıktı, nefes alamadı. Elif’i aradım, açmadı. Murat’ı aradım, “Elif uyuyor, sabah haber veririm,” dedi. Annemi sırtladım, taksiyle hastaneye götürdüm. Sabaha kadar başında bekledim. Sabah Elif geldi, gözleri mahmur: “Ablacığım, çok geçmiş olsun. Keşke haber verseydin.” O an içimde bir şeyler koptu.

O günden sonra Elif’e karşı içimde büyüyen kıskançlığı bastıramaz oldum. Onun hayatı kolaydı; benimki ise bitmeyen bir mücadeleydi. Annem bile bunu görmüyordu ya da görmek istemiyordu. “Elif’in canı hassas,” diyordu hep. Peki ya benim canım? Benim yorgunluğum?

Bir akşam sofrada otururken annem yine başladı: “Elif’in evi çok güzel olmuş Zeynep, Murat her şeyi yenilemiş.” Elif de gülümsedi: “Murat bana yeni bir perde aldı anneciğim, istersen sana da alırız.” O an patladım: “Bana perde değil, biraz anlayış lazım! Bir gün de siz benim için bir şey yapın!”

Sessizlik oldu. Annem gözlerini yere indirdi, Elif’in gözleri doldu. Murat bana tuhaf tuhaf baktı. O gece odama kapanıp ağladım. Kendime kızdım; neden bu kadar öfkeliydim? Neden kardeşimin mutluluğu bana acı veriyordu?

Ertesi gün Elif yanıma geldi. Kapıyı açtığımda yüzünde suçlu bir ifade vardı. “Ablacığım,” dedi sessizce, “sana haksızlık ettiğimizi biliyorum. Ama ben de bazen çok yalnız hissediyorum.” Şaşırdım. “Senin neyine yalnızlık Elif? Her şeyin var.”

Elif başını eğdi: “Murat iyi biri ama bazen çok baskıcı olabiliyor. Her istediğimi alıyor ama bazen kendi kararlarımı veremiyorum. Annem de hep beni koruyor ama senin kadar güçlü olamadığım için kendimi suçlu hissediyorum.”

O an içimdeki öfke biraz olsun hafifledi ama kıskançlık hâlâ oradaydı. Çünkü ben yıllardır kendi hayatımı yaşayamamıştım; hep başkalarının yükünü taşımıştım.

Bir gün işten eve dönerken otobüste camdan dışarı bakıyordum. Herkesin bir hayatı vardı; kimisi gülüyordu, kimisi kavga ediyordu, kimisi ise benim gibi sessizce düşünüyordu. Acaba ben de başka bir hayat seçebilir miydim? Ya da bu yükü bırakıp sadece kendim için yaşayabilir miydim?

O akşam anneme ve Elif’e yemek hazırlarken içimden geçenleri düşündüm: “Bir gün ben de mutlu olabilecek miyim? Yoksa hep başkalarının mutluluğu için mi yaşayacağım?”

Belki de en büyük savaşımız kendi içimizdeydi; ailemizin bize biçtiği rolleri sorgulamak ve kendi yolumuzu bulmak…

Siz hiç kardeşinizin mutluluğunu kıskandınız mı? Ya da ailenizin yükünü tek başınıza taşırken kendinizi yalnız hissettiniz mi?