Geri Dönüş: Bir Dostluğun ve Aşkın Kırık Hikayesi

“Baran, lütfen… Sadece bir kez dinle beni.”

Sesim titriyordu. Kapının önünde, eski apartmanın soğuk merdivenlerinde, ellerim çantamın sapında kenetlenmiş, ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi. İki buçuk yıl önce, bu kapıdan çıkarken arkamdan kapanan ses hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. O zamanlar her şeyin çok daha kolay olacağını sanmıştım. Hayatımın aşkını, çocukluk arkadaşımı, Baran’ı bırakıp gitmek… O an bana mantıklı gelmişti. Çünkü başka bir hayat hayal etmiştim; daha parlak, daha gösterişli, daha az sıradan.

Ama şimdi, içimdeki pişmanlıkla yüzleşirken, Baran’ın kapısında beklemekten başka çarem yoktu.

Kapı aralandı. Baran’ın yüzü ilk başta şaşkınlıkla gerildi, sonra gözleri buz gibi oldu. “Ne işin var burada, Elif?” dedi. Adımı bu kadar soğuk söylemesini hiç duymamıştım.

“Konuşmamız lazım,” dedim. “Sadece birkaç dakika…”

Baran kapıyı biraz daha açtı ama eşiği geçmem için bir davet yoktu. İçeriden annesinin sesi geliyordu: “Baran, kim geldi oğlum?”

Baran başını çevirdi, “Bir yanlışlık olmuş anne, hemen hallediyorum,” dedi. Sonra bana döndü: “Ne anlatacaksan burada anlat.”

Yutkundum. “Baran… Ben hata yaptım. O zamanlar anlamadım ama şimdi… Şimdi her şey çok farklı.”

Baran’ın gözleri bir an parladı; öfke mi, acı mıydı anlayamadım. “Senin için farklı olabilir Elif, ama benim için her şey bitti. Sen gittiğinde ben de bittim.”

Bir an sustuk. Apartmanın koridorunda eski bir radyodan gelen türkü sesi yankılanıyordu. O an çocukluğumuzun geçtiği mahalle gözümde canlandı; Baran’la birlikte bakkala koştuğumuz günler, annemin yaptığı kekleri paylaştığımız akşamlar…

Ama ben o hayatı küçük görmüştüm. Daha fazlasını istemiştim. Ve o fazlayı bana sunacağını sandığım kişiyle gitmiştim: Tolga.

Tolga… Zengin ailesiyle, yeni arabasıyla, bana sunduğu ışıltılı hayatla gözümü boyamıştı. İlk başlarda her şey güzeldi; lüks restoranlar, pahalı hediyeler… Ama sonra Tolga’nın gerçek yüzü ortaya çıktı. Onun için ben sadece bir süs eşyasıydım; yanında güzel duracak bir kadın. Sevgisi yoktu, ilgisi yoktu. Bir süre sonra yalnızlığım daha da büyüdü.

Bir gece annemi aradım; sesimi duyar duymaz ağlamaya başladım. Annem bana kızmadı, sadece “Dön kızım,” dedi. “Evimiz sana her zaman açık.” Ama Baran’ın evi… Onun kalbi bana hâlâ açık mıydı?

Şimdi burada, onun karşısında dururken içimdeki utanç büyüyordu.

“Baran,” dedim tekrar, “Sana yaptıklarımın affı yok biliyorum. Ama ben gerçekten pişmanım. Tolga sandığım gibi biri değildi. Ben… Ben seni çok özledim.”

Baran başını iki yana salladı. “Elif, sen gittiğinde babam hastalandı. Annem perişan oldu. Ben ise… Ben seni unutmaya çalışırken kendimi kaybettim. Şimdi tekrar mı aynı acıyı yaşayayım?”

Gözlerim doldu. “Sana acı vermek istememiştim.”

Baran’ın sesi çatallaştı: “Ama verdin! Hem de öyle bir acı ki… İnsan en yakınındakine güvenemeyince neye güvenebilir?”

O an içimde bir şeyler koptu. Sadece Baran’ı değil, kendi ailemi de yaralamıştım. Annemle babam bana küsmüşlerdi; mahallede arkamdan konuşulmuştu. Herkesin gözünde ben artık güvenilmez biriydim.

“Ben sadece bir şans istiyorum,” dedim sessizce.

Baran derin bir nefes aldı. “Elif, hayat şans vermekle geçmiyor artık benim için. Annem hâlâ geceleri ağlıyor; babamın mezarına giderken yanında olmanı isterdi belki de… Ama sen yoktun.”

O an içimdeki pişmanlık dayanılmaz oldu.

Birden içeriden Baran’ın annesi çıktı; gözleri doluydu ama sesi yumuşaktı: “Kızım… Gel içeri.”

Baran şaşkınlıkla annesine baktı. Ben ise gözyaşlarıma engel olamadım.

İçeri girdik; evde eski fotoğraflar hâlâ duvarda asılıydı. Bir köşede çocukluğumuzdan kalma bir oyuncak duruyordu.

Baran’ın annesi bana sarıldı: “Hatalar yapılır kızım,” dedi fısıltıyla. “Ama önemli olan onları kabul edebilmek.”

O an içimde bir umut yeşerdi.

Baran ise hâlâ mesafeliydi; bana bakarken gözlerinde kırılmış bir çocuğun hüznü vardı.

Akşam olunca annem aradı; “Neredesin kızım?” diye sordu endişeyle.

“Baran’ın evindeyim anne,” dedim titrek bir sesle.

Annem sustu; sonra sadece “Allah yardımcın olsun,” dedi.

O gece Baran’la uzun uzun konuştuk; geçmişi, hatalarımı, pişmanlıklarımı anlattım. O ise bana yaşadıklarını anlattı; yalnızlığını, aile baskısını, mahalledeki dedikoduları…

Sabaha karşı Baran bana döndü: “Elif, sana güvenmem zaman alacak,” dedi sessizce.

Başımı salladım; haklıydı.

Şimdi düşünüyorum da… İnsan en büyük hatasını affedilmeyi bekleyerek mi telafi eder? Yoksa affetmeyi öğrenerek mi büyür? Sizce hangisi daha zor?