Kırık Bir Kalbin Gölgesinde: Kızımın Düğününe Neden Gitmiyorum?
“Anne, lütfen bu konuyu daha fazla uzatma. Kararımı verdim.”
Kızım Elif’in sesi, mutfakta yankılandı. Elimde tuttuğum davetiyeye bakarken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. O an, hayatımda ilk defa nefes almak bu kadar zor gelmişti. Elif’in düğünü vardı; ama o davetiyede bir eksik vardı: Eşim, Elif’in üvey babası olan Mehmet’in adı yoktu. Yirmi yıldır hayatımızda olan, Elif’i dokuz yaşından beri kendi kızı gibi seven Mehmet…
“Bunu ona nasıl yaparsın Elif?” dedim titreyen bir sesle. “Mehmet sana babalık etti, senin için kendi öz oğlundan bile vazgeçti. Onca yılın hatrına… Sadece bir gün için mi?”
Elif gözlerini kaçırdı. “Anne, anlamıyorsun. Benim için baba bir tane. Babam hayatta olsaydı, o yürütürdü beni nikah masasına.”
O an içimde bir şeyler koptu. Elif’in öz babası, Cemal, bizi yıllar önce terk etmişti. O günden sonra Mehmet’le tanıştım. Oğlumuz Arda ile birlikte dört kişilik bir aile olduk. Mehmet, Elif’i hiç ayırmadı; okul toplantılarına gitti, hastalandığında başında sabahladı, ilk reglinde yanında oldu. Ama şimdi, Elif’in gözünde o sadece “üvey”di.
Davetiyeyi masaya bıraktım. “Peki ya ben? Ben de mi davetli değilim?”
Elif’in gözleri doldu. “Anne, sensiz olur mu hiç? Ama Mehmet… Onu çağırırsam babamın ailesi gelmezmiş. Zaten aramızda hep soğukluk vardı. Lütfen beni anlamaya çalış.”
O an anladım ki, Elif’in kalbinde hâlâ kapanmamış yaralar vardı. Belki de ben de hata yapmıştım; belki de Cemal’in gidişini ona yeterince anlatamamıştım.
Gece boyunca uyuyamadım. Mehmet salonda sessizce oturuyordu. Yanına gittim, elini tuttum.
“Mehmet, affet bizi,” dedim. “Ben bile seni savunamadım.”
Mehmet başını salladı. “Ben Elif’i kızım gibi sevdim. Ama insan bazen ne yaparsa yapsın yetemiyor demek ki.”
Sabah olduğunda Arda aradı. “Anne, Elif’e çok kırgınım. Mehmet abiyi nasıl çağırmaz? O bizim babamız gibi oldu.”
Arda’nın sesi öfkeliydi ama altında derin bir hayal kırıklığı vardı.
Düğün günü yaklaştıkça evde bir sessizlik hâkim oldu. Elif’ten mesajlar geliyordu: “Anne lütfen gel, sensiz olmaz.” Ama ben her mesajda biraz daha uzaklaştım.
Bir akşamüstü kapı çaldı. Elif gelmişti. Gözleri şişmişti ağlamaktan.
“Anne… Lütfen bana kızma. Çok zor bir karar verdim. Babamın ailesi bana baskı yaptı. ‘O adamı çağırırsan biz yokuz’ dediler. Ben de… Ben de onları kaybetmek istemedim.”
O an Elif’in ne kadar yalnız olduğunu gördüm. Kendi ailesi arasında sıkışıp kalmıştı.
“Elif,” dedim yavaşça, “Hayatta bazen herkesin gönlünü hoş tutamazsın. Ama vicdanını rahat tutmak zorundasın.”
Elif başını eğdi. “Biliyorum anne… Ama ben çok korktum. Herkesin mutlu olmasını istedim.”
“Peki ya Mehmet?” dedim. “Onun mutluluğu ne olacak? Onca yılın emeği?”
Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü.
O gece uzun uzun düşündüm. Kendi annemi hatırladım; bana hep derdi ki: ‘Evlat acısı başka olurmuş.’ Şimdi anlıyorum ki evlat hayal kırıklığı da başka oluyormuş.
Düğün günü geldiğinde ben hâlâ kararımı vermemiştim. Mehmet sabah erkenden kalktı, bana kahvaltı hazırladı.
“Gitmelisin,” dedi sessizce. “Elif’in annesi sensin.”
Ama ben kalkamadım o sandalyeden.
Telefonum çaldı; Elif arıyordu.
“Anne… Gelmeyecek misin?”
Sustum uzun süre.
“Elif,” dedim sonunda, “Bir gün sen de anne olursan anlarsın belki… Bazen birini korumak için yaptığın şeyler, en çok canını acıtırmış.”
Telefonu kapattım ve pencerenin önüne geçip dışarıya baktım. Sokakta çocuklar oynuyordu; anneleri onları uzaktan izliyordu. Bir zamanlar ben de öyleydim.
Mehmet yanıma geldi, omzuma dokundu.
“Belki de gitmemek en doğrusu,” dedi hüzünle.
O gün düğüne gitmedim. Evde oturup eski fotoğraflara baktım; Elif’in çocukluğuna, birlikte geçirdiğimiz bayramlara, doğum günlerine… Her karede Mehmet’in gülümsemesi vardı.
Gece geç saatlerde Elif’ten bir mesaj geldi: “Anne… Çok üzgünüm.”
Cevap yazamadım.
Şimdi düşünüyorum da… Bir insan ne zaman gerçekten affedebilir? Aile olmak sadece kan bağı mı demek? Yoksa yıllarca birlikte atılan her adımda mı saklıdır gerçek ailelik?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Affeder miydiniz yoksa siz de benim gibi kırılır mıydınız?