Bir Lokmanın Bedeli: Sevdanın ve Bağımlılığın Kıyısında
“Cem, yine mi gece gece dolaba saldırıyorsun? Yeter artık!” Elif’in sesi mutfağın loş ışığında yankılandı. Elimdeki börek tabağı elimde titredi, bir an duraksadım. Göz göze geldik; onun gözlerinde öfke ve endişe, benimkilerde ise utanç ve çaresizlik vardı. O an, hayatımın dönüm noktası olacağını bilmiyordum.
Yemek bizim için sadece karın doyurmak değildi. Elif’le tanıştığımızda, ilk buluşmamızda Kadıköy’deki küçük bir meyhanede saatlerce mezelerden, annelerimizin tariflerinden konuşmuştuk. O akşam eve dönerken içimden “Bu kadınla ömrüm boyunca her yemeği paylaşmak istiyorum” demiştim. Evlendikten sonra da mutfağımız, ilişkimizin kalbi oldu. Birlikte yeni tarifler denedik, annelerimizin reçetelerini modernleştirdik, arkadaşlarımızı ağırladık. Her şey çok güzeldi… Ta ki yemek bizim için bir tutku olmaktan çıkıp bir kaçışa dönüşene kadar.
İşten yorgun döndüğümüzde, günün stresini atmak için kendimizi mutfağa atıyorduk. “Bugün ne pişirsek?” sorusu, aramızdaki tek neşeli diyalog haline gelmişti. Ama zamanla bu ritüel kontrolden çıktı. Geceleri gizli gizli dolaba saldırmalar, sabahları pişmanlıkla uyanmalar başladı. Elif de benden farksızdı; bazen gece yarısı onu mutfakta koca bir tencere makarna yerken yakalıyordum. Sonra ikimiz de birbirimize kızıyor, ama ertesi gün yine aynı döngüye giriyorduk.
Bir süre sonra tartışmalarımız arttı. “Senin yüzünden kilo aldım!” diye bağırıyordu Elif. Ben de “Sen de beni durdurmuyorsun ki!” diye karşılık veriyordum. Annem aradığında sesimi saklamaya çalışıyordum: “Her şey yolunda anneciğim, Elif’le çok mutluyuz.” Ama gerçek bambaşkaydı. Evdeki tartılar bozuldu, kıyafetler dar geldi, aynalardan kaçmaya başladık.
Bir gün iş yerinde aniden başım döndü, gözlerim karardı. Arkadaşlarım beni hemen hastaneye götürdü. Doktor, kan tahlillerime bakıp başını salladı: “Cem Bey, şekeriniz çok yüksek. Tip 2 diyabet başlangıcı.” O an dünyam başıma yıkıldı. Elif’e haber verdiğimde telefonda ağlamaya başladı. O akşam eve geldiğimde sessizce sarıldık; ilk defa ikimiz de bu kadar korkmuştuk.
Ertesi gün Elif de doktora gitti; onda da insülin direnci başlamıştı. O an anladık ki bu sadece bizim aramızdaki bir mesele değil, hayatımızı tehdit eden bir hastalıktı artık. Ama eski alışkanlıklarımızdan vazgeçmek hiç kolay olmadı.
Bir akşam sofrada sessizce otururken Elif gözyaşlarını tutamadı: “Cem, ben çocuk istiyorum ama bu halde nasıl olacak? Doktor hamile kalmamın riskli olduğunu söyledi.” İçimde bir şey koptu o an. Onun gözyaşlarıyla yüzleşmek, kendi acımı bile unutturdu bana.
O günden sonra değişmeye karar verdik ama yolumuz dikenliydi. Diyetisyene gittik, spor salonuna yazıldık ama her defasında birkaç hafta sonra pes ettik. Birbirimize destek olmamız gerekirken, suçlamalarımız arttı. Bir gün Elif bana bağırdı: “Senin iradesizliğin yüzünden ben de batıyorum!” Ben de ona: “Sen de beni aşağı çekiyorsun!” dedim. O gece ayrı odalarda yattık.
Bir sabah Elif’in annesi aradı: “Kızım çok mutsuz Cem, ne yapıyorsunuz siz?” dediğinde boğazım düğümlendi. Annem ise “Oğlum, sağlığınızdan olacaksınız” deyip duruyordu. İki aile arasında da gerilim arttı; herkes kendi tarafını tutuyordu.
Bir gün işten eve dönerken otobüste camdan dışarı bakarken içimden geçenleri hatırlıyorum: “Nasıl bu hale geldik? Birlikte mutlu olduğumuz tek şey yemekti; şimdi o bile bizi öldürüyor.”
Bir akşam Elif’le uzun uzun konuştuk. “Belki de profesyonel yardım almalıyız” dedi. Psikoloğa gitmeye karar verdik. Seanslarda çocukluğumuzdan beri yemekle olan ilişkimizin aslında sevgisizlikten ve yalnızlıktan beslendiğini fark ettik. Annem çalıştığı için küçükken hep yalnız kalırdım; Elif’in babası ise çok otoriterdi ve evde sevgi gösterilmezdi. Yemek bizim için bir ödül, bir teselli olmuştu.
Aylarca süren terapi ve diyetisyen desteğiyle yavaş yavaş toparlanmaya başladık. Birbirimize destek olmayı yeniden öğrendik; suçlamak yerine anlamaya çalıştık. Haftada bir gün birlikte yürüyüşe çıktık, yeni sağlıklı tarifler denedik. İlk başta çok zorlandık; bazen eski alışkanlıklarımıza dönmek istedik ama birbirimizi tutmayı başardık.
Bir yıl sonra kontrollerde doktor “Şekeriniz normale dönmüş” dediğinde gözlerim doldu. Elif’in de değerleri düzelmişti. O gün eve dönerken elimizi sımsıkı tuttuk.
Şimdi geriye dönüp bakınca düşünüyorum: Birlikte başladığımız bu yolculuk neredeyse bizi yok edecekti ama sonunda birbirimizi yeniden bulduk. Hâlâ zorlandığımız günler oluyor ama artık kaçmak yerine konuşmayı seçiyoruz.
Bazen kendi kendime soruyorum: Sevgiyle başlayan bir tutku nasıl olur da insanı uçurumun kenarına getirir? Siz hiç sevdiğiniz bir şeyin sizi yavaş yavaş zehirlediğini fark ettiniz mi?