Bir Kış Sabahı: Annemin Sessiz Çığlığı
“Anne, neden yine bu kadar sessizsin? Bir şey mi oldu?”
Sabahın erken saatleriydi. Kar, pencerenin dışında usulca yağarken, annem Zeynep Hanım koltukta sessizce oturuyordu. Yüzünde alışık olduğum o yorgun ifade vardı. Elindeki çay bardağına bakıyordu, sanki içinde kaybolmuş gibiydi. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Yıllardır bu evde, bu sessizlikle büyüdüm. Babamın her zamanki gibi işe gitmek için aceleyle hazırlanışı, kardeşim Elif’in odasından gelen müzik sesi… Her şey olağan görünüyordu ama annemin gözlerinde bir fırtına kopuyordu.
“İyiyim kızım, biraz başım ağrıyor,” dedi annem, sesi neredeyse fısıltıydı. Ama ben biliyordum; annem asla sadece başı ağrıdığı için böyle olmazdı. Son zamanlarda daha çok içine kapanmıştı. Babamla aralarındaki konuşmalar azalmış, evdeki hava ağırlaşmıştı. Elif ise her zamanki gibi kendi dünyasında, bana göre fazla umursamazdı.
Kahvaltı masasında babam Ali Bey’in kaşları çatık, gazetesine gömülmüş haliyle karşılaştım. “Zeynep, şu reçeteyi almayı unutma,” dedi anneme bakmadan. Annem başını salladı ama gözleri doldu. O an dayanamadım.
“Baba, annem iyi değil. Neden kimse bunu görmüyor?”
Babam bir an duraksadı, sonra gözlerini bana dikti. “Abartma Ayşe. Annenin biraz dinlenmeye ihtiyacı var.”
Ama ben biliyordum ki mesele sadece yorgunluk değildi. Annem yıllardır bu evde her şeyi sırtlamıştı. Babamın işten eve getirdiği stres, Elif’in ergenlik bunalımları… Herkesin yükünü o taşıyordu. Ben ise üniversiteyi bitirip eve döndüğümden beri, bu sessizliğin içinde boğuluyordum.
O gün kar daha da şiddetlendi. Annem öğleden sonra kanepede uzanırken yanına oturdum. “Anne, bana anlatmak istediğin bir şey var mı?”
Gözleri doldu. “Ayşe… Bazen insan ne kadar güçlü olmaya çalışsa da yoruluyor. Babanla… Eskisi gibi değiliz artık. Senin de farkında olduğunu biliyorum.”
İçimde bir öfke kabardı. “Neden konuşmuyorsunuz? Neden her şeyi saklıyorsunuz? Ben de bu evin bir parçasıyım!”
Annemin gözlerinden yaşlar süzüldü. “Kızım… Bazen konuşmak çözüm olmuyor. Baban çok değişti. Eskiden bana danışırdı, şimdi her şeyi kendi bildiği gibi yapıyor.”
O an annemin ne kadar yalnız olduğunu hissettim. Babamın otoriter tavrı, annemi susturmuştu. Elif ise bu çatışmalardan kaçmak için kendini odasına kapatıyordu.
Akşam olduğunda babam eve geldiğinde annemi yine sessiz buldu. “Zeynep, neden yemek hazır değil?” diye sordu sertçe.
Dayanamadım. “Baba! Annem hasta! Hiçbiriniz görmüyor musunuz?!”
Babam bir an dondu kaldı. Sonra öfkeyle bana döndü: “Sen karışma Ayşe! Bu evin düzeni böyle!”
O an Elif kapıdan çıktı: “Baba yeter! Annemiz hasta, sen ise sadece düzen diyorsun!”
Evde ilk defa bu kadar yüksek sesle konuşuluyordu. Annem ağlamaya başladı. Elif yanıma geldi ve elimi tuttu. “Ayşe abla, ben de korkuyorum. Annemize bir şey olursa ne yaparız?”
O gece annemi hastaneye götürdük. Yüksek tansiyon ve stres yüzünden fenalaşmıştı. Doktor, “Bu kadar yükü tek başına taşımaması lazım,” dediğinde babam başını öne eğdi.
Hastane koridorunda babamla ilk defa açıkça konuştum: “Baba, annemi kaybetmekten korkuyorum. Sen de korkmuyor musun?”
Babamın gözleri doldu. “Korkuyorum Ayşe… Ama nasıl düzelteceğimi bilmiyorum.”
O gece hastane odasında annemin elini tuttum. “Anne, biz değişeceğiz. Söz veriyorum.”
Ertesi sabah kar durmuştu ama içimdeki fırtına dinmemişti. Eve döndüğümüzde babam ilk defa mutfağa girip kahvaltı hazırladı. Elif ise annemin yanından ayrılmadı.
Günler geçtikçe evdeki hava değişmeye başladı ama eski yaralar kolay kapanmıyordu. Annem hâlâ bazen sessizliğe gömülüyordu; babam ise suçluluk duygusuyla daha fazla ilgilenmeye çalışıyordu.
Bir akşam annemle balkonda otururken bana döndü: “Ayşe, bazen en yakınlarımız bile bizi anlamayabiliyor. Ama yine de aile olmak vazgeçmemek demek.”
Şimdi düşünüyorum da; acaba aile olmak gerçekten vazgeçmemek mi? Yoksa bazen susmak mı daha çok acıtıyor insanı? Siz olsanız ne yapardınız?