Bir Hafta Sonu, Bir Ömürlük Yara: Kayınvalidemin Evinde Geçen Fırtınalı Günler
“Senin annen böyle mi yapardı, Zeynep?” diye sordu kayınvalidem, elindeki çay bardağını masaya biraz fazla sert bırakırken. O an, mutfağın köhne floresan ışığında yüzümdeki gerginliği saklamaya çalıştım. Annem hayatta olsaydı, belki de bana sabırlı olmayı öğütlerdi; ama şu an sadece içimde büyüyen öfkeyle baş başaydım.
Eşim Emre ile üç yıldır evliyiz. İstanbul’da küçük bir evimiz var, hayatımızı zar zor döndürüyoruz. Emre’nin annesi, Hatice Hanım, Kırklareli’nin bir köyünde yaşıyor. Her bayramda ya da özel günde “Ne zaman geleceksiniz?” diye arar, sesinde hep bir sitem. Bu sefer, Emre’nin ısrarıyla bir hafta sonu için köye gitmeye razı oldum. “Bak Zeynep, annem yaşlanıyor, kırmayalım,” dediğinde gözlerinde bir çocuk mahcupluğu vardı. Kabul ettim; ama içimde bir huzursuzluk vardı.
Köye vardığımızda Hatice Hanım kapıda bekliyordu. Yüzünde yarım bir gülümseme, gözlerinde ise ince bir sorgulama. “Hoş geldiniz,” dedi, ama sanki sadece oğluna söylüyordu. Eve girer girmez, bana mutfağı gösterdi: “Sen de üstünü değiştir, yemek işine yardım et. Bizim buralarda gelinler öyle oturmaz.”
İlk akşamdan itibaren üzerimde bir baskı hissettim. Her hareketim izleniyor gibiydi. Salatayı fazla tuzlu yapınca, “Bizim buralarda böyle yapılmaz,” dedi. Sofrada konuşulan her konu dönüp dolaşıp bana dokunuyordu: “Zeynep’in işi varmış da, çok yoruluyormuş da… Bizim zamanımızda kadınlar sabah beşte kalkar, tarlada çalışırdı. Şimdi herkesin derdi başka!”
Emre ise annesiyle benim aramda kalmıştı. Akşamları odada bana sarılıp “Boşver, annem öyledir,” dese de, gündüzleri annesinin yanında sessizleşiyordu. Bir gün bahçede çamaşır asarken Hatice Hanım yanıma geldi: “Bak kızım, oğlumun keyfi yerinde olsun istiyorsan biraz daha gayretli olacaksın. Erkek adamın gönlü hoş tutulur. Senin işin gücün var diye evini ihmal etme!”
O an içimde bir şeyler koptu. Ben de insanım, ben de yoruluyorum! İstanbul’da sabah altıda kalkıp işe gidiyorum, akşam eve gelip yemek yapıyorum. Kimse bana “Aferin” demiyor; ama burada iki gün tembellik ettim diye suçlu ilan edildim.
Bir gece sofrada konu yine açıldı:
Hatice Hanım: “Bizim zamanımızda kadınlar kocasına hizmet etmeyi görev bilirdi. Şimdi herkes özgürlük peşinde!”
Ben: “Anneciğim, zaman değişti. Kadınlar da çalışıyor artık, herkesin yükü ağır.”
Hatice Hanım: “O zaman evlenmeyecektin kızım! Oğlumun yüzünü güldüremiyorsan ne anlamı var?”
Emre başını önüne eğdi. Ben ise gözyaşlarımı zor tuttum. O gece odada Emre’ye patladım:
“Neden hiç arkamda durmuyorsun? Senin annen bana her lafı söylüyor, sen susuyorsun! Ben bu eve gelin olmaya mı geldim yoksa hizmetçi olmaya mı?”
Emre: “Zeynep, annem yaşlı… Kırmak istemiyorum. Biraz idare etsen?”
Ben: “Hep ben mi idare edeceğim? Benim duygularım yok mu?”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. İçimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Sabah kahvaltıda Hatice Hanım yine laf soktu: “Kalk kızım, Emre’nin gömleğini ütüle. İşe giderken yakışıklı olsun.” Sanki ben yokmuşum gibi konuşuyordu.
Bir ara bahçede komşu Ayşe Teyze uğradı. Sessizce yanıma sokuldu: “Kızım, üzülme. Hatice biraz serttir ama kalbi iyidir.” Gülümsedim ama içimden “İyi kalpli insan başkasını bu kadar kırar mı?” diye geçirdim.
O hafta sonu bana bir ömür gibi geldi. Her gün yeni bir laf, yeni bir eleştiri… Sonunda patladım:
“Anneciğim,” dedim, “Ben elimden geleni yapıyorum ama ne yapsam yaranamıyorum. Ben de insanım, yoruluyorum, üzülüyorum! Lütfen beni anlamaya çalışın.”
Hatice Hanım yüzüme baktı, ilk defa gözlerinde bir şaşkınlık gördüm. Ama sonra dudaklarını büzdü: “Sen bilirsin kızım,” dedi ve arkasını döndü.
Dönüş yolunda Emre sessizdi. Ben ise camdan dışarı bakarken gözyaşlarımı saklamaya çalıştım. İstanbul’a vardığımızda içimde büyük bir boşluk vardı; sanki evliliğimizde görünmez bir duvar örülmüştü.
O günden sonra kayınvalidemin evine gitmedim. Emre birkaç kez ısrar ettiyse de hep bahane buldum. Aramızdaki mesafe büyüdü; artık en ufak tartışmada o hafta sonu aklıma geliyor.
Şimdi düşünüyorum da; iki farklı dünyanın arasında sıkışıp kaldık biz kadınlar. Bir yanda gelenekler, bir yanda kendi hayatlarımız… Peki sizce; iki taraf da sadece kendi doğrusunu savunursa arada kalanlar ne yapmalı? Siz olsanız ne yapardınız?