Bir Sofrada Kırılan Hayaller: Kayınvalidemin Masasında
“Senin annen böyle mi yapardı, Elif?” Kayınvalidemin sesi, sofradaki sessizliği bıçak gibi kesti. O an, elimdeki çatalı bırakıp gözlerimi yere indirdim. Eşim Murat, bana bakmamaya çalışıyordu; babası ise gazeteye gömülmüş gibi yaptı. Masada üç çeşit yemek, bir salata ve hazır alınmış bir tatlı vardı. Oysa ben, üç gün boyunca kayınvalidemlere hazırlayacağım ilk yemeğe hazırlanırken, annemin köydeki mutfağında öğrendiğim her şeyi hatırlamıştım: “Misafir aç kalkmaz, Elif. Sofra bereketin aynasıdır.”
Ama şimdi, İstanbul’un bu lüks semtindeki apartman dairesinde, kayınvalidemin masasındaki tabaklar bana soğuk ve yabancı geliyordu. İçimde bir sızıyla, çocukluğumun köyünde annemin hazırladığı sofraları düşündüm. O zamanlar, misafirlik demek, komşunun kapısını çalıp bir tabak dolma bırakmak, taze ekmek kokusuyla uyanmak demekti. Şimdi ise, her şey gösterişten ibaret gibiydi.
Kayınvalidem Nermin Hanım’ın bakışları üzerimdeydi. “Elifciğim,” dedi, sesi yumuşak ama içinde bir iğne vardı, “Bizim ailede yemekler biraz daha farklı olur. Mesela Murat’ın en sevdiği yemeği yapmamışsın.” Murat başını kaldırıp bana baktı, gözlerinde bir özür vardı ama ağzını açmadı. İçimden geçenleri söylemek istedim: “Ben de insanım, ben de yoruluyorum. Sizin beğeninize yetişmek zorunda mıyım?” Ama sustum. Çünkü annem hep derdi ki: “Büyüklerin yanında sesini yükseltme, Elif. Sabır en büyük erdemdir.”
O akşamdan sonra Murat’la aramızda görünmez bir duvar örüldü. Eve döndüğümüzde sessizce ayakkabılarımızı çıkardık. Mutfağa geçip bulaşıkları yıkamaya başladım. Murat yanıma geldi, elini omzuma koydu. “Annemin huyunu biliyorsun,” dedi fısıltıyla. “Sana alışması zaman alacak.”
Gözlerim doldu. “Ben ona alışabilecek miyim?” dedim titrek bir sesle. Murat cevap vermedi.
Ertesi gün annemi aradım. “Anne,” dedim, “Burada her şey çok farklı. Sanki ne yapsam eksik.” Annem telefonda sustu, sonra yavaşça konuştu: “Kızım, herkesin sofrası kendi yüreğinin aynasıdır. Sen elinden geleni yaparsın; gerisi onların gönlüne kalmış.”
Ama içimdeki huzursuzluk geçmedi. Her hafta sonu yeni bir davet, yeni bir sınav gibi geliyordu bana. Nermin Hanım’ın eleştirileri bitmiyordu: “Pilav biraz lapa olmuş”, “Salatanın yağı az”, “Bizim evde böyle olmazdı.” Bir keresinde dayanamayıp Murat’a sordum: “Senin annen beni hiç sevmeyecek mi?” Murat başını öne eğdi: “Zamanla alışır.”
Bir gün işten eve dönerken markette eski komşumuz Ayşe Teyze’yi gördüm. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. “Elif kızım!” dedi, “Ne zamandır görüşemiyoruz! Gel de bir çay içelim.” O an içimde bir sıcaklık hissettim; köydeki eski günler aklıma geldi.
Ayşe Teyze’nin evinde otururken gözlerim doldu. “Burada kendimi çok yalnız hissediyorum,” dedim. O ise elimi tuttu: “Kızım, büyük şehirde herkes yalnızdır biraz. Ama senin gibi kalbi güzel insanlar yalnız kalmaz.”
O günden sonra kendime söz verdim: Kendi soframı kuracağım, kendi misafirlerimi ağırlayacağım. Bir pazar günü annemi ve kardeşimi İstanbul’a davet ettim. Küçük mutfağımda annemle birlikte börek açtık, kardeşimle gülüştük. O gün evimin içi mis gibi yemek koktu; çocukluğumun sıcaklığıyla doldu.
Akşam olunca Murat eve geldiğinde şaşırdı; annem ona da tabak koydu. Hep birlikte sofraya oturduk; ilk defa evimde gerçek bir aile gibi hissettim.
Ama mutluluğum uzun sürmedi. Ertesi hafta Nermin Hanım aradı: “Elifciğim, Murat’ın kardeşiyle nişan için hazırlık yapıyoruz. Sen de yardım edersin değil mi?” Yine aynı baskı, yine aynı eleştiriler…
Nişan günü geldiğinde her şey yolunda gitmedi. Nermin Hanım’ın istediği gibi börekler kabarmadı; pilav yine lapa oldu diye söylendi. Kalabalığın ortasında kendimi küçücük hissettim. Bir ara mutfağa kaçıp ağladım; annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, kimseyi memnun etmek zorunda değilsin. Kendi mutluluğunu unutma.”
O gece Murat’la uzun uzun konuştuk. Ona içimi döktüm: “Sürekli eleştiriliyorum, ne yapsam yaranamıyorum. Ben artık kendim olmak istiyorum.” Murat ilk defa beni gerçekten dinledi; elimi tuttu: “Haklısın Elif,” dedi, “Belki de biz kendi ailemizi kurmayı öğrenmeliyiz.”
O günden sonra yavaş yavaş değişmeye başladık. Nermin Hanım’ın eleştirilerine karşı daha dik durdum; bazen cevap verdim, bazen gülümsedim geçtim. Kendi soframda kendi kurallarımı koydum; misafirlerimi kendi bildiğim gibi ağırladım.
Şimdi geriye dönüp bakınca düşünüyorum: Bir sofrada kırılan hayaller yeniden kurulabilir mi? İnsan kendini bulmak için önce kaybolmak zorunda mı? Siz hiç ailenizle ya da kayınvalidenizle böyle çatışmalar yaşadınız mı?