Unutulan Bavul: Bir Yazın Sessiz Çığlığı

— Elif! O telefonu bırak da gel, şu domatesleri ayıkla! — annemin sesi, mutfağın camından sokağa kadar yankılandı. Gözlerimi devirdim, parmaklarım hâlâ ekranda gezinirken. Sanki on sekiz yaşında bir genç kızın yaz tatilinde yapacak başka hiçbir şeyi yokmuş gibi… Her sabah aynı döngü: “Bahçeyi sula”, “Bakkala git”, “Babaannenin ilacını unutma”. Sanki kendi hayatım yokmuş gibi, herkesin yükü omuzlarımda.

O gün, kavga daha sertti. Annemle göz göze geldiğimizde, içimde bir şeyler koptu. “Ben senin hizmetçin değilim!” diye bağırdım. Annem sustu, gözleri doldu. O an pişman oldum ama gururum ağır bastı. Kapıyı çarpıp bahçeye çıktım. Güneş tepede, hava ağır ve bunaltıcıydı. Bahçenin köşesindeki eski kömürlüğe doğru yürüdüm; çocukluğumdan beri oraya kimse girmezdi. Belki de biraz yalnız kalmak istiyordum.

Kömürlükte tozlu rafların arasında bir şey dikkatimi çekti: Üzeri örümcek ağıyla kaplanmış, kahverengi deri bir bavul. Merakla yaklaştım, kilidi paslanmıştı ama biraz uğraşınca açıldı. İçinden sararmış mektuplar, eski fotoğraflar ve bir defter çıktı. Fotoğraflarda genç bir kadın vardı; gözleri bana çok benziyordu. Defterin kapağında “Zehra’nın Günlüğü” yazıyordu. Zehra… Babaannemin adı.

Ellerim titreyerek ilk sayfayı açtım:

“Bugün yine annemle tartıştık. O, köyde kalmamı istiyor ama ben İstanbul’a gitmek istiyorum. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum…”

Birden içimde bir sızı hissettim. Sanki yıllardır taşıdığım ağırlığın kaynağı o satırlardaydı. Babaannem de benim gibiymiş; o da kendi yolunu aramış ama bulamamış mıydı? Defteri okudukça ailemizin kadınlarının hep aynı döngüde sıkışıp kaldığını fark ettim. Annem de gençken hayalleri varmış; üniversiteye gitmek istemiş ama dedem izin vermemiş.

O akşam sofrada sessizlik vardı. Annem gözlerimin içine bakmıyordu. Babam her zamanki gibi gazeteye gömülmüş, kardeşim ise tabağındaki pilavla oynuyordu. Birden dayanamadım:

— Anne, sen hiç hayal kurdun mu?

Annem şaşkınlıkla bana baktı. Bir an sustu, sonra başını eğdi:

— Herkesin hayali olur Elif… Ama bazen hayat izin vermez.

O gece uyuyamadım. Zehra’nın günlüğünü tekrar tekrar okudum. Onun İstanbul’a kaçma planları, annesinin baskıları, gençlik aşkı… Sonra bir sayfada şu cümleyle karşılaştım:

“Bir gün torunum olursa, onun kendi yolunu bulmasını isterim. Kırılmasın, vazgeçmesin…”

Gözlerim doldu. Sanki yıllar öncesinden bana sesleniyordu babaannem.

Ertesi sabah anneme günlüğü gösterdim. Önce kızdı:

— O eski defterleri neden karıştırıyorsun? Geçmişin tozunu kaldırma!

Ama sonra sayfaları çevirdikçe gözleri doldu. Sessizce ağladı.

— Ben de çok istedim Elif… Ama babam izin vermedi. Sonra seni doğurdum, hayat başka bir yöne aktı.

İlk kez annemi bu kadar kırılgan gördüm. O an anladım; onun da yükü ağırmış, onun da hayalleri yarım kalmış.

O gün babam işten geç geldiğinde annem ona dönüp dedi ki:

— Elif üniversiteye İstanbul’a gitmek istiyor. Ben izin veriyorum.

Babam önce şaşırdı, sonra öfkelendi:

— Kız başına İstanbul’da ne işi var? Burada da üniversite var!

Ama annem bu kez susmadı:

— Benim de hayallerim vardı, sen bilmezsin! Kızımız kendi yolunu bulsun.

Evde ilk kez böyle bir tartışma yaşandı. Babam günlerce konuşmadı benimle. Ama annem arkamda durdu.

O yaz boyunca kömürlükteki bavulun başında saatler geçirdim. Zehra’nın günlüğünü okudukça kendimi daha güçlü hissettim. Ailemin kadınlarının hikâyesi benim hikâyeme karıştı; onların yarım kalan hayalleri benim cesaretime dönüştü.

Sonunda üniversite sınavını kazandım; İstanbul’da bir bölüm tutturdum. Bavulu da yanıma aldım; geçmişimle barışmak için.

Şimdi bu satırları İstanbul’daki küçük yurt odamda yazıyorum. Annemle hâlâ her gün konuşuyoruz; babam hâlâ kırgın ama zamanla alışacak biliyorum.

Bazen düşünüyorum: Eğer o gün kömürlükteki bavulu bulmasaydım, ailemin sırlarını öğrenmeseydim, kendi yolumu bulabilir miydim? Sizce geçmişimizin yüküyle yüzleşmeden gerçekten özgür olabilir miyiz?