Her Şeyi Bana Devretmek Zorundasın! Neden Ona İnandın? O Seni Kandırmaya Çalışıyor!

“Her şeyi bana devretmek zorundasın! Neden ona inandın? O seni kandırmaya çalışıyor!” Oğlum Baran’ın sesi mutfağın duvarlarında yankılanırken, elimdeki çaydanlık titredi. Kış gecesinin sessizliğinde, bu kadar yüksek sesle konuşmasına alışık değildim. Kızım Elif az önce uyumuştu; onun uykusunu bölmemek için içimdeki fırtınayı bastırmaya çalıştım ama Baran’ın öfkesi, evin her köşesine yayıldı.

Baran, babasının gidişinden sonra bana sığınmıştı. O zamanlar on sekizindeydi, üniversiteye yeni başlamıştı. Babası bir sabah arayıp, “Artık eve dönmeyeceğim, başka birini seviyorum,” dediğinde, içimde bir şeyler kopmuştu. Yıllardır süren şüphelerim vardı ama insan yine de umut ediyor. O gün, Baran’la göz göze geldiğimizde, ikimizin de dünyası yıkılmıştı. Elif ise daha küçüktü, babasının yokluğunu anlamlandırmakta zorlanıyordu.

O günden sonra hayatımızda her şey değişti. Baran içine kapanık birine dönüştü; derslerine odaklanmak yerine geceleri geç saatlere kadar dışarıda kalmaya başladı. Ben ise iki çocuğum için ayakta kalmaya çalışıyordum. Annemler köydeydi, onlardan destek istemek istemedim; çünkü babam her zaman “Kendi yuvanı kurdun, kendi başının çaresine bak,” derdi. Komşuların dedikoduları ise hiç eksik olmadı: “Kocası başka kadına gitmiş, yazık kadına…”

Yıllar geçti. Baran üniversiteyi bitirdi ama iş bulmakta zorlandı. Elif büyüdü, liseye başladı. Ben ise bir devlet dairesinde temizlik işine girdim; sabahları erkenden kalkıp akşam eve yorgun dönüyordum. Bir gün işyerinde tanıştığım Gülseren Hanım’la yakınlaştık. O da benim gibi yalnız bir kadındı; sohbetlerimiz bana iyi geliyordu. Bir süre sonra bana küçük bir yatırım önerdi: “Bak Emine, elinde biraz birikmiş paran varsa, şu yeni açılan kooperatife gir. Hem ileride çocuklarına da kalır.”

Baran bu durumu öğrendiğinde kıyamet koptu. “Anne, sen saf mısın? Her önüne gelenin sözüne inanıyorsun! O kadın seni dolandıracak!” dedi. Oysa ben Gülseren’e güveniyordum; onun da benim gibi hayatın yükünü omuzlamış biri olduğunu hissediyordum. Ama Baran’ın öfkesi dinmedi. “Baba gittiğinde de böyleydin! Herkese inandın, kimseye karşı dik duramadın!” diye bağırdı bir gece.

O an içimdeki tüm acılar yeniden kabardı. “Baran,” dedim titreyen bir sesle, “Ben de insanım. Hata yapabilirim ama çocuklarım için en iyisini isterim.”

Baran ise gözlerimin içine bakmadan, “Senin hataların yüzünden biz bu haldeyiz!” dedi ve kapıyı çarpıp çıktı.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Elif’in odasına gidip saçlarını okşadım; o ise uykusunda mırıldanıyordu: “Anne, babam ne zaman gelecek?”

Bir hafta sonra Baran eve döndü ama aramızdaki soğukluk hiç geçmedi. Gülseren’le olan dostluğumdan rahatsızdı; sürekli beni sorguluyor, hesap soruyordu. Bir gün eve geldiğimde masanın üstünde bir yığın evrak buldum. Baran odasında oturmuş, yüzü asık bir şekilde bana bakıyordu.

“Anne,” dedi, “Bu evin tapusu senin üstünde ama artık yaşlandın. Her şeyi bana devretmen lazım. Bak, Elif daha çocuk… Eğer bir şey olursa ortada kalırız.”

Şaşkınlıkla ona baktım: “Baran, ben ölmedim ki! Neden böyle konuşuyorsun?”

Baran gözlerini kaçırdı: “Sen anlamıyorsun! İnsanlara çok kolay güveniyorsun. Gülseren gibi biri gelir, seni kandırırsa ne olacak? Baban da böyle yaptı; şimdi sen de mi aynı hatayı yapacaksın?”

İçimde hem öfke hem de suçluluk duygusu kabardı. Oğlumun bana güvenmemesi mi daha acıydı, yoksa yıllardır kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışırken hâlâ çocuklarım tarafından yetersiz görülmek mi?

O gece Elif’le mutfakta otururken sessizce ağladım. Elif bana sarıldı: “Anneciğim, Baran abim çok sinirli ama seni seviyor.”

Bir hafta boyunca evde gerginlik hiç azalmadı. Baran sürekli evraklarla uğraşıyor, bana baskı yapıyordu. Gülseren’le görüşmemi istemediğini açıkça söyledi: “Ya o kadınla görüşmeyi kesersin ya da ben bu evde kalmam!”

Bir akşam Gülseren’le parkta buluştum. Ona her şeyi anlattım; gözleri doldu: “Emine, oğlun seni korumak istiyor ama yanlış yoldan yapıyor bunu. Senin hayatın senin ellerinde olmalı.”

Eve döndüğümde Baran kapıda bekliyordu: “Neredeydin?”

“Gülseren’le konuştum,” dedim sakince.

Baran ellerini saçlarına götürdü: “Anne, neden beni hiç dinlemiyorsun? Sana zarar gelsin istemiyorum!”

O an oğlumun korkusunu anladım ama kendi korkularımı da bastıramadım: “Baran, ben de hata yapabilirim ama bu benim hayatım! Senin annenim ama aynı zamanda bir insanım!”

Baran sessizce odasına çekildi. O gece ilk defa kendimi bu kadar yalnız hissettim.

Ertesi gün işten dönerken yolda eski komşumuz Ayşe Abla’yla karşılaştım. Bana sarıldı: “Emine, oğlun seni çok seviyor ama bazen gençler annelerinin de insan olduğunu unutuyor.”

O akşam Baran’la uzun uzun konuştuk. Ona geçmişte yaşadığım acıları, yalnızlığımı ve korkularımı anlattım. Gözleri doldu: “Anne, seni kaybetmekten korkuyorum,” dedi.

Birbirimize sarıldık; o an yıllardır içimizde biriken buzlar biraz olsun eridi.

Şimdi hâlâ zorluklarımız var ama artık birbirimizi daha iyi anlamaya çalışıyoruz.

Bazen geceleri mutfakta tek başıma otururken düşünüyorum: Bir anne olarak çocuklarımıza ne kadar güven vermeliyiz? Onların bizi koruma isteğiyle kendi hayatımızdan vazgeçmeli miyiz? Siz olsanız ne yapardınız?