Kırık Bir Ruhun Sessiz Çığlığı: Elif’in Hikayesi
“Elif, neden yine ağlıyorsun?!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, gözyaşlarımı saklamak için başımı pencereye çevirdim. Dışarıda yağmur yağıyordu; sanki gökyüzü de benimle birlikte ağlıyordu. Babamın ağır adımları koridorda yankılandı. “Yeter artık! Her şeye ağlanır mı?” dedi öfkeyle. İçimdeki fırtına daha da büyüdü. O an, kendimi anlatamayacağımı, kimsenin beni anlamayacağını bir kez daha hissettim.
Ben Elif. 27 yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç katlı eski bir apartmanın en üst katında yaşıyorum. Çocukluğumdan beri hep kırılgandım. Annem bana “cam kızım” derdi; çünkü en ufak bir sözde, en küçük bir bakışta bile incinirdim. Okulda da böyleydim. Arkadaşlarım bana “rüzgar esse kırılır” derlerdi. Kimseyle kavga edemez, sesimi yükseltemezdim. Hep içime atardım her şeyi.
Liseye başladığımda hayatım biraz değişti sandım. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenim Ayşe Hanım bana kitaplar verdi, yazmamı teşvik etti. O kitaplarda kendimi buldum; ama evdeki baskı hiç azalmadı. Babam, “Kız kısmı çok okursa başı belaya girer,” derdi hep. Annem ise sessizce gözyaşı dökerdi geceleri, ben duymayayım diye yastığına kapanarak.
Üniversiteyi kazanmak için çok çalıştım. İstanbul Üniversitesi’ne girdiğimde ailem gururlandı ama bu gurur uzun sürmedi. Çünkü ben, onların istediği gibi bir mühendis ya da doktor değil, edebiyatçı olmuştum. Babam bir akşam sofrada tabağını sertçe masaya bıraktı: “Edebiyat okuyup ne olacaksın? Aç mı kalacaksın?” Annem ise gözlerini kaçırdı, bana bakamadı bile.
Üniversite yıllarımda ilk defa özgür olduğumu hissettim. Kütüphanede saatlerce kitap okur, Boğaz’da yürüyüş yapardım. Ama her akşam eve dönerken içimde bir suçluluk duygusu olurdu; sanki mutlu olmaya hakkım yokmuş gibi. Arkadaşlarım sevgililerinden bahsederken ben sadece dinlerdim. Çünkü babamın sesi kulağımda çınlardı: “Kız kısmı adını lekeletmez!”
Bir gün, sınıf arkadaşım Burak bana yaklaştı. “Elif, seninle kahve içmek isterim,” dedi utangaçça. Kalbim hızla çarptı ama korktum. Annem akşam bana sordu: “Birine mi gönlünü kaptırdın?” Yalan söyledim: “Hayır anne.” O gece uyuyamadım; içimdeki sevgiyle korku birbirine karıştı.
Üniversite bittiğinde iş bulmak kolay olmadı. Babam her gün işten döndüğünde sorardı: “Ne zaman işe gireceksin?” Annem ise bana çay getirir, saçımı okşardı: “Kızım, sabret.” Sonunda küçük bir yayınevinde editörlük işi buldum. İlk maaşımı aldığımda babama götürdüm, gözleri doldu ama yine de sertti: “Bunu da mı okuyarak kazandın?”
Yayınevinde çalışırken hayatıma yeni insanlar girdi. En yakın arkadaşım Zeynep oldu; o benden çok daha cesurdu. Bir gün bana dedi ki: “Elif, sen neden hep susuyorsun? İçindekileri anlatmazsan boğulursun.” O an anladım ki yıllardır içimde biriktirdiklerim beni zehirliyordu.
Bir akşam eve geç kaldım; yayınevinde toplantı uzamıştı. Babam kapıyı açtı ve yüzüme bile bakmadan içeri geçti. Annem ise sessizce sofrayı topladı. O gece babam bana bağırdı: “Kız kısmı bu saatte dışarıda ne işi var?!” Ben ilk defa karşılık verdim: “Baba, ben artık büyüdüm!” O an babam sustu; ama o sessizlik evin duvarlarını daha da ağırlaştırdı.
Bir süre sonra Burak yeniden karşıma çıktı; bu kez daha cesurca yaklaştı: “Elif, seni seviyorum.” Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi ama korkularım ağır bastı. Babamın tepkisinden, mahallenin dedikodusundan korktum. Burak’a cevap veremedim; o da zamanla uzaklaştı.
Yıllar geçti; yayınevinde terfi aldım ama ailemin gözünde hâlâ küçük bir kızdım. Annem hastalandığında bütün yük bana kaldı. Babam daha da içine kapandı; evde sürekli bir sessizlik hâkimdi. Annem hastane odasında elimi tuttu: “Kızım, hayatını yaşa… Benim gibi susma.” O an annemin yıllarca neler yaşadığını anladım; onun da kırık bir ruhu vardı.
Annem vefat ettiğinde evdeki sessizlik daha da derinleşti. Babamla baş başa kaldık; artık birbirimize yabancı iki insan gibiydik. Bir gün ona dedim ki: “Baba, ben kendi hayatımı kurmak istiyorum.” Yüzüme baktı; ilk defa gözlerinde korku gördüm: “Bensiz ne yapacaksın?”
O gün evi terk ettim; küçük bir ev tuttum kendime. İlk gecem yalnız geçti; korktum ama özgürdüm de. Zeynep yanımda oldu; bana destek verdi. Yalnızlığın ne kadar ağır olduğunu o zaman anladım ama aynı zamanda kendi ayaklarım üzerinde durmanın gururunu da yaşadım.
Şimdi bazen pencereden yağmuru izlerken annemi hatırlıyorum; onun sessiz gözyaşlarını… Babamı düşünüyorum; sevgisini göstermeyi bilmeyen o koca adamı… Ve kendimi düşünüyorum: Kırık ama hâlâ ayakta duran bir kadın…
Siz hiç içinizdeki fırtınayla dışarıdaki sessizlik arasında sıkışıp kaldınız mı? Ya da sevilmekten çok anlaşılmak istediniz mi? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın…