Sadece Babaanne Değilim: Emine’nin Sessizliği ve Kendiyle Yüzleşmesi

“Anne, ne olur artık karışma!”

Kızım Zeynep’in sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim bütün kelimeler boğazıma düğümlendi. Sanki evin her köşesine sinmiş geçmişin gölgeleriyle baş başa kaldım.

Ben Emine. Yetmiş yaşındayım. Hayatım boyunca herkes için yaşadım; eşim, çocuklarım, torunlarım… Hep onların iyiliğini düşündüm, kendi isteklerimi, hayallerimi bir kenara koydum. Şimdi ise evim sessiz, çocuklar büyüdü, torunlar okula gitti. Eşim Halil’i üç yıl önce toprağa verdim. O günden beri bu evde yankılanan tek şey, kendi iç sesim ve geçmişin pişmanlıkları.

Zeynep’in bana böyle çıkışmasına alışık değilim. Oysa ben sadece torunumun ödevine yardım etmek istemiştim. “Anneanne, bırak ben yapayım,” dedi küçük Elif de. Bir an için kendimi fazlalık gibi hissettim. Sanki artık kimseye faydam yokmuş gibi…

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken, Halil’in bana ilk kez “Emine, sen çok güçlü bir kadınsın,” dediği günü hatırladım. O zamanlar gençtim, umut doluydum. Ama zamanla güç dediği şeyin, sessizce katlanmak olduğunu öğrendim. Halil’in ailesiyle aynı evde yaşarken, kayınvalidemin her lafına boyun eğdim. Kendi annemden bile uzak kaldım yıllarca, sırf Halil’in gönlü olsun diye.

Bir sabah kahvaltı sofrasında oğlum Murat geldi aklıma. Yıllardır Almanya’da çalışıyor. Arada bir arar, “Anne nasılsın?” der ama sesinde hep bir acele… Sanki ben ona yük olacağım diye korkuyor. Halbuki ben onun için nelerden vazgeçtim! Üniversiteye gitmek istemişti; babası karşı çıkınca araya girdim, kavga çıktı evde. Sonunda Murat pes etti, babasının yanında çalışmaya başladı. O gün bugündür aramızda bir mesafe var.

Bir gün komşum Şükran Hanım uğradı. “Emine abla, senin gibi sabırlısını görmedim,” dedi. Gülümsedim ama içimden ağlamak geldi. Sabır mı? Yoksa korkaklık mıydı benimkisi? Hiçbir zaman kendi isteklerimi dile getirmedim. Hep sustum, hep idare ettim.

Bir akşam torunum Elif yanıma geldi. “Babaanne, neden hep üzgünsün?” diye sordu. Küçücük elleriyle ellerimi tuttu. O an gözlerim doldu. “Üzgün değilim kızım,” dedim ama yalan söyledim. Çünkü içimde yıllardır büyüyen bir boşluk vardı.

Zeynep’le aramızdaki gerginlik gün geçtikçe arttı. Bir gün mutfakta tartışırken dayanamadım:

“Ben sizin için her şeyimi feda ettim! Bir gün olsun teşekkür etmediniz!”

Zeynep’in gözleri doldu. “Anne, biz senden bunu istemedik ki! Sen hep kendini unuttun… Bize de kendini unutturttun.”

O an anladım ki; aslında kimse benden fedakarlık beklememişti. Ben kendi kendime bu yükü yüklemişim.

Bir gece eski fotoğraflara bakarken gençliğimdeki Emine’yi gördüm: Gözleri ışıl ışıl, hayalleri olan bir kadın… O kadın şimdi nerede? Ne zaman kaybettim onu?

Ertesi sabah karar verdim: Artık sadece başkaları için yaşamayacaktım.

İlk iş olarak mahalledeki kadın kursuna yazıldım. El işi öğrenmeye başladım. İlk gün çok heyecanlandım; ellerim titredi ama orada başka kadınlarla sohbet etmek bana iyi geldi. Herkesin bir derdi varmış meğer…

Bir gün kurs çıkışı parkta otururken Şükran Hanım yanıma geldi:

“Emine abla, seni böyle görmek ne güzel! Yüzün gülüyor.”

Gülümsedim: “Yıllardır ilk defa kendim için bir şey yapıyorum.”

Zamanla Zeynep’le de aramız düzeldi. Bir akşam bana sarıldı:

“Anne, seni böyle görmek beni çok mutlu ediyor.”

O an anladım ki; aslında çocuklarım da benim mutlu olmamı istiyormuş.

Ama hâlâ içimde bir sızı var: Geçen yılların telafisi yok… Keşke daha önce cesaret edebilseydim.

Şimdi bazen pencereden dışarı bakıp kendi kendime soruyorum: Hayat sadece başkaları için yaşanacak kadar uzun mu? Yoksa biraz da kendimiz için yaşamayı hak etmiyor muyuz?

Siz olsanız ne yapardınız? Hayatınızda kendiniz için ne zaman bir adım attınız?