Kırık Bir Tabak, Kırık Bir Kalp: Kızımla Aramızdaki Sessizlik
“Anne, ben artık burada kalmak istemiyorum!” diye bağırmıştı Zeynep, kapıyı öyle bir çarpmıştı ki, evin duvarları bile titremişti. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissetmiştim. Şimdi, 47. yaş günümde, sofrada üç kişilik tabak hazırlarken bir tanesinin boş kalacağını bilmek, kalbimi yeniden paramparça etti. Eşim Mehmet karşımdan üzgün gözlerle bakıyordu, ama hiçbir şey söylemiyordu. O da biliyordu; bu evdeki sessizlik artık sadece Zeynep’in yokluğundan değil, bizim de konuşacak gücümüzün kalmamasındandı.
İki yıldır kızımla tek kelime konuşmamıştım. Ne bir mesaj, ne bir telefon… Sadece arada bir sosyal medyada paylaştığı fotoğraflara bakıp iç çekiyordum. Oysa eskiden her sabah kahvaltıda bana sarılır, “Anneciğim, bugün ne yapacaksın?” diye sorardı. Şimdi ise o sorunun cevabı hep aynıydı: Onu bekleyeceğim.
O gece sofrayı hazırlarken, çekmecede eski bir kart buldum. Üzerinde Zeynep’in el yazısıyla “Canım Annem, iyi ki doğdun!” yazıyordu. Tarihi iki yıl öncesine aitti. Demek ki o yıl da bana kart yazmış ama göndermemişti… Parmaklarım titredi. Kartın arkasında ise şunlar yazıyordu:
“Anneciğim,
Bazen seni anlamadığımı biliyorum ama sen de beni anlamıyorsun. Keşke her şey daha kolay olsaydı. Seni çok özlüyorum ama bunu sana söylemekten korkuyorum. Belki bir gün tekrar konuşabiliriz.
Zeynep”
Gözyaşlarım kartın üzerine damladı. Mehmet yanıma geldi, “Ne oldu?” diye sordu. Kartı ona uzattım. O da sessizce okudu ve sadece omzuma dokundu. O an anladım ki, bu sessizlik sadece benim değil, hepimizin yüreğini kemiriyordu.
Zeynep’in evden gitmesine sebep olan kavga hâlâ aklımda taze. Üniversiteyi İstanbul’da kazanmıştı ama ben onun burada, Eskişehir’de kalmasını istiyordum. “Kız başına İstanbul’da ne işin var?” demiştim. O ise hayallerinin peşinden gitmek istiyordu. Benim korkularım onun özgürlüğünü boğmuştu. Sonunda dayanamadı ve evi terk etti.
O günden sonra evde her şey eksik kaldı. Zeynep’in odası hâlâ aynıydı; kitapları, oyuncak ayısı, duvara astığı fotoğraflar… Her sabah kapısını açıp bakıyor, belki döner diye umut ediyordum. Ama zaman geçtikçe umudum azaldı.
Doğum günü yemeğinde Mehmet’le karşılıklı oturduk. Sofrada üçüncü tabak boştu. Bir lokma bile geçmedi boğazımdan. Mehmet dayanamayıp “Belki aramalısın,” dedi. “O da seni bekliyor olabilir.”
Ama nasıl arayabilirdim? Ya telefonu açmazsa? Ya bana kızgınsa? Ya affetmezse?
O gece uyuyamadım. Zeynep’in kartını defalarca okudum. Sonunda sabaha karşı telefonumu elime aldım ve ona mesaj attım:
“Zeynep’im,
Sana çok kızdım, çok korktum ama en çok da seni kaybetmekten korktum. Eğer istersen konuşmak isterim. Seni çok özledim.”
Mesajı gönderdikten sonra saatlerce cevap bekledim. Her bildirimde kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Ama cevap gelmedi.
Günler geçti. Ben yine her sabah Zeynep’in odasına bakmaya devam ettim. Bir gün kapı çaldı. Kapıyı açtığımda karşımda Zeynep’i gördüm. Saçları biraz daha uzamıştı, gözleri doluydu.
“Anne…” dedi titrek bir sesle.
O an ona sarıldım, ikimiz de ağladık. Mehmet de yanımıza geldi, üçümüz uzun süre birbirimize sarıldık.
Zeynep içeri girdiğinde odasına koştu ve eski oyuncak ayısını aldı. “Bunu hiç atmamışsın,” dedi gülümseyerek.
“Hiçbir şeyini atmadım kızım,” dedim.
O gün saatlerce konuştuk. Kırgınlıklarımızı, pişmanlıklarımızı anlattık birbirimize. Ben ona korkularımı anlattım; o da bana hayallerini…
“Anne,” dedi Zeynep, “Bazen senin beni anlamadığını düşündüm ama şimdi anlıyorum ki sen de sadece beni korumak istemişsin.”
O günden sonra ilişkimiz yavaş yavaş düzeldi ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Çünkü bazı yaralar kolay kolay kapanmıyor.
Şimdi düşünüyorum da; acaba anneler çocuklarını korumak isterken onları ne kadar incitiyor? Ya da çocuklar hayallerinin peşinden giderken ailelerini ne kadar kırıyor? Sizce affetmek mi daha zor, yoksa affedilmek mi?