İki Kez Kırılan Bir Kalp: Anneme Nasıl Güvendim?
“Anne, bana bir daha asla ‘her şey yoluna girecek’ deme. Çünkü hiçbir şey yoluna girmeyecek!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. O an, annemin gözlerinde ilk defa korku gördüm. Sanki yıllardır sakladığı bir sırrı, istemeden de olsa ortaya dökmüşüm gibi. Oysa ben sadece iki çocuğumu, iki canımı, bir yıl içinde onun yanında kaybetmiş bir anneyim. Ve şimdi, annem mahkeme salonunda sanık sandalyesinde oturuyor.
Her şey geçen yıl başladı. Eşim Murat’la İstanbul’un kalabalığında, iki küçük çocuğumuz Defne ve Emir’le hayata tutunmaya çalışıyorduk. Ben çalışıyordum, Murat iş arıyordu. Annem, “Çocuklara ben bakarım, sen rahat ol,” dediğinde içimden bir yük kalkmıştı. Anneme güvenmekten başka çarem yoktu. O benim annemdi, beni büyütmüştü, torunlarına da en iyi şekilde bakardı, değil mi?
İlk acı haber Defne’den geldi. O gün işteydim. Annem aradı; sesi titriyordu: “Defne fenalaştı, ambulans çağırdım.” Koşa koşa eve gittim. Defne’yi hastaneye yetiştirmişlerdi ama… Doktorun yüzündeki ifadeyi asla unutamam. “Başınız sağ olsun,” dediğinde dünya başıma yıkıldı. Defne’nin ölüm nedeni ‘ani solunum yetmezliği’ olarak geçti rapora. O an annemin gözlerine baktım; ağlıyordu ama bir tuhaflık vardı. Sanki gözlerini kaçırıyordu benden.
O günlerden sonra evde bir sessizlik hâkim oldu. Murat’la aramızda soğuk rüzgârlar esmeye başladı. Emir’e daha çok sarıldım. Annem ise her zamanki gibi bana destek olmaya çalışıyordu ama ben artık ona bakarken içimde bir huzursuzluk hissediyordum. Yine de ona ihtiyacım vardı; çalışmak zorundaydım, hayat devam ediyordu.
Aylar geçti. Emir’in doğum günü yaklaşıyordu. Annem yine “Ben bakarım” dediğinde içimde bir ürperti hissettim ama sesimi çıkaramadım. O gün işten eve dönerken içimde garip bir huzursuzluk vardı. Telefonum çaldı; yine annemdi, sesi bu kez daha da titrek: “Emir… Emir nefes almıyor!”
Hastaneye koştuğumda her şey bitmişti. Bu kez doktorlar daha şüpheliydi; “Çocuğunuzun ölüm nedeni tam olarak belirlenemedi,” dediler. Polisler geldi, sorular sordular. Annem ağlıyordu ama bu kez gözyaşları bana sahte geldi. Murat bana bakmıyordu bile; aramızdaki bağ tamamen kopmuştu.
O gece evde tek başıma otururken annemin bana çocukluğumdan beri anlattığı masalları düşündüm. Hep güçlü kadınlardan bahsederdi; “Biz kadınlar her şeyi göğüsleriz,” derdi. Ama ben artık hiçbir şeyi göğüsleyemiyordum.
Polisler birkaç gün sonra tekrar geldiler. Annemi sorguya aldılar. Meğer komşularımızdan biri, çocukların annemin yanında sık sık ağladığını, bazen de uzun süre sessiz kaldıklarını söylemişti. Hastane raporları da şüpheli bulgular içeriyordu. Annem gözaltına alındı; ben ise neye inanacağımı bilemedim.
Mahkeme günü geldiğinde salonda herkesin gözü üzerimizdeydi. Hakim anneme sorular sordu; annem ise sürekli ağladı ve “Ben torunlarımı çok severdim!” dedi. Ama ben artık ona inanamıyordum. Avukatlar çocukların ölümünde ihmal olup olmadığını tartışırken, ben içimdeki suçluluk duygusuyla boğuluyordum.
Murat bana tamamen yabancılaştı; ayrı evlerde yaşamaya başladık. Ailem dağıldı, hayatım altüst oldu. Her gece çocuklarımın odasına girip oyuncaklarına sarılıyorum; onların kokusunu arıyorum ama bulamıyorum.
Bir gün annemin bana yazdığı bir mektubu buldum eski bir defterin arasında: “Kızım, bazen insan en sevdiklerine zarar verir farkında olmadan… Ben sadece yardım etmek istedim.” O cümleleri okurken içimdeki öfke ve acı birbirine karıştı.
Şimdi mahkeme kararını bekliyorum. Annem suçlu bulunursa ne yapacağım? Ya suçsuzsa? Kendimi asla affedebilecek miyim? Çocuklarımı koruyamadım… Anneme güvenmekle hata mı yaptım?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir anne olarak güvenmekle hata mı ettim, yoksa hayatın yükü altında ezildim mi? Lütfen bana söyleyin…