Kaynana ve Kayınpederimin Zenginliği Gölgesinde: Bir Ev Hayalinin Ardında Kırılan Hayatlar
“Serkan, bir kere de bana hak ver! Senin annenle baban bu kadar zenginken, neden hâlâ bu rutubetli evde yaşıyoruz?” diye bağırdım. Sesim titriyordu, gözlerim dolmuştu. O an, mutfağın köşesinde duran eski masa bile bana acıyarak bakıyor gibiydi. Serkan ise başını öne eğmiş, ellerini sımsıkı yumruk yapmıştı.
“Zeynep, lütfen… Onların da kendince sebepleri var. Babam diyor ki, herkes kendi ayakları üzerinde durmalıymış. Ben de istemem ki el açmayı!”
“Serkan, el açmak değil bu! Biz aileyiz. Onlar torunlarını bile doğru düzgün görmüyorlar. Sadece yılda bir bayramda arıyorlar. Senin annenin koleksiyonundaki çantaların fiyatına iki yıllık kiramızı öderiz!”
Bir an sessizlik oldu. Sadece küçük kızımız Elif’in odasından gelen hafif nefes alışları duyuluyordu. İçimdeki öfke, çaresizlikle karışıp boğazıma düğümlendi. İstanbul’da ev almak hayaldi artık; ama ben en azından çocuklarım için biraz daha geniş, biraz daha sıcak bir yuva istiyordum.
Serkan’ın ailesi, Anadolu’dan gelip İstanbul’da tekstil işiyle zengin olmuştu. Kayınpederim Halil Bey’in Nişantaşı’nda üç dairesi, Bodrum’da yazlığı vardı. Kayınvalidem Gülten Hanım ise her hafta başka bir lüks kafede arkadaşlarıyla buluşur, sosyal medyada hayatını sergilerdi. Biz ise üç kişilik ailemizle, 60 metrekarelik bir apartman dairesinde, rutubet kokusuyla boğuşuyorduk.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. İçimdeki huzursuzlukla sabahı ettim. Elif’i kreşe bırakıp işe giderken yolda annemi aradım. “Anneciğim, bazen çok yoruluyorum,” dedim. Annem sesimi duyunca hemen anladı.
“Zeynep’im, kızım… Herkesin imtihanı farklı. Ama unutma, insanın evi huzur doluysa en büyük zenginlik odur.”
Ama ben huzurdan çok uzaktaydım. Akşam eve döndüğümde Serkan’ın suratı asıktı. “Babam aradı,” dedi. “Hafta sonu yemeğe çağırıyorlar.”
İçimde bir umut kıpırdadı. Belki bu sefer konuşabilirdik. Belki Halil Bey ve Gülten Hanım torunlarının geleceği için bir adım atardı.
Cumartesi günü Nişantaşı’ndaki gösterişli apartmanlarına gittiğimizde, Elif’in gözleri büyüdü. Kristal avizeler, kadife koltuklar… Gülten Hanım bizi kapıda karşıladı; ama gözleri hemen Elif’in üzerindeydi.
“Canım torunum! Gel bakayım bana!” dedi ve Elif’i kucağına aldı. Bize ise sadece başıyla selam verdi.
Yemek masasında Halil Bey klasik sorusunu sordu: “İşler nasıl gidiyor Serkan?”
Serkan utangaçça cevapladı: “İdare ediyoruz baba.”
Ben dayanamayıp söze girdim: “Halil Bey, biz Serkan’la ev almak istiyoruz. Krediye başvurduk ama peşinatımız eksik kaldı.”
Bir an masada buz gibi bir hava esti. Gülten Hanım kaşığını bıraktı, Halil Bey ise gözlüklerinin üzerinden bana baktı.
“Zeynep kızım,” dedi Halil Bey, “Biz de zamanında çok zorluk çektik. Herkes kendi emeğiyle bir şeyler başarmalı. Kolay kazanılmıyor bu hayat.”
Gülten Hanım da ekledi: “Biz size her bayram harçlık veriyoruz zaten. Gençler çok kolay istiyor artık her şeyi.”
O an içimde bir şeyler kırıldı. Elif’in gözleriyle bana bakışını unutamıyorum; sanki o da anlamıştı aramızdaki soğukluğu.
Eve dönerken Serkan suskundu. Ben ise gözyaşlarımı tutamıyordum.
“Biz ne zaman kendi evimize kavuşacağız Serkan? Hep başkalarının gölgesinde mi yaşayacağız?”
Serkan çaresizce omuz silkti: “Bilmiyorum Zeynep… Bilmiyorum.”
O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü. Serkan ailesine karşı mahcup, bana karşı öfkeli oldu. Ben ise her geçen gün daha fazla yalnızlaştım.
Bir gün Elif ateşlendi; gece yarısı hastaneye koşturduk. O an anladım ki, asıl ihtiyacımız olan şey para değil, yanında olduğunu hissettiğin bir aileymiş.
Ama yine de içimdeki kırgınlık dinmedi. Bir akşam işten dönerken apartmanın önünde komşumuz Ayşe Abla’yla karşılaştım.
“Zeynep kızım, moralini bozma,” dedi. “Bak ben de yıllarca kaynanamdan bir şey bekledim; ama insan kendi yolunu kendi çizer.”
O gece Elif’i uyuturken pencereden İstanbul’un ışıklarına baktım ve içimden şunu sordum:
“Bir aile sadece kan bağıyla mı aile olur? Yoksa birbirine sahip çıkmakla mı?”
Sizce haklı mıyım? Yoksa fazla mı şey bekliyorum?