Bir Yastıkta Kırk Yıl ve Sonrası: Dedem Mehmet’in Sessizliği
“Baba, bunu nasıl yaparsın bize?” Annemin sesi mutfakta yankılandı. O an, dedem Mehmet’in gözlerindeki hüzünle karışık kararlılığı gördüm. Oysa daha birkaç ay önce, babaannemin cenazesinde, hepimiz birbirimize sarılmış ağlıyorduk. Şimdi ise sofranın etrafında buz gibi bir sessizlik vardı.
Dedem Mehmet, yetmiş yaşında, hayatı boyunca köyümüzde saygı görmüş, sözü dinlenen bir adamdı. Babaannem Hatice’yle kırk iki yıl aynı yastığa baş koymuşlardı. Onların sevgisi, bizim için örnekti. Babaannem hastalandığında, dedem günlerce başından ayrılmamıştı. Onun ölümünden sonra dedemin içine kapanacağını düşünmüştük ama böyle bir şey… Kimse beklemiyordu.
Komşumuz Şerife Hanım, yıllardır yalnız yaşayan, kendi halinde bir kadındı. Her bayramda el öpmeye giderdik; bize şeker ikram ederdi. Ama babaannemin vefatından üç ay sonra dedemin onunla evleneceğini açıklaması, ailemizde deprem etkisi yarattı.
O gün, dedem herkesi topladı. “Çocuklar,” dedi, sesi titrek ama kararlıydı, “Ben yalnızlığa dayanamıyorum. Şerife Hanım’la konuşup anlaşmaya vardık. Evlenmek istiyoruz.”
Babam hemen ayağa kalktı: “Baba, annemin toprağı daha kurumadı! Nasıl böyle bir şey yaparsın?”
Dedem gözlerini yere indirdi: “Oğlum, ben Hatice’yi unutmadım. Ama insan yalnız kalınca ne demek olduğunu anlıyor. Sizin hayatınız var, torunlarımın okulu var… Ben burada tek başıma ne yapayım?”
Annem ağlamaya başladı. “Biz sana bakıyoruz baba! Sen bizim başımızın tacısın!”
Ama dedem o gün kararını vermişti. Kimse onu ikna edemedi. Düğün olmadı, sade bir nikâh kıyıldı. O günden sonra dedemle aramızda görünmez bir duvar örüldü.
Babam dedemi aramaz oldu. Annem, “O adam artık bizim aileden biri değil,” dediğinde içim cız etti. Torunlar olarak biz de dedemi görmeye çekinir olduk. Bayramlarda bile gitmedik yanına. Dedem ise her zamanki gibi sabahları camiye gidiyor, akşamları bahçede oturuyordu ama yüzünde eski neşesinden eser yoktu.
Bir gün cesaretimi topladım ve dedemin evine gittim. Kapıyı Şerife Hanım açtı. “Hoş geldin yavrum,” dedi yumuşak bir sesle. İçeri girdim; dedem eski koltuğunda oturuyordu. Gözleri doldu beni görünce.
“Dede… Nasılsın?” dedim utangaçça.
Elimi tuttu, elleri titriyordu: “İyiyim kızım… Siz nasılsınız?”
Bir süre sessizce oturduk. Sonra dayanamayıp sordum: “Dede, neden böyle oldu? Neden bizi bıraktın?”
Derin bir iç çekti: “Kimseyi bırakmadım kızım. Ama insan yaşlanınca yalnızlık çok ağır geliyor. Sizin anneniz babanız işte, siz okulda… Akşam olunca bu ev mezar gibi oluyor. Şerife Hanım’la konuşunca anladım ki, o da benim gibi yalnızmış. Birbirimize arkadaş olduk işte…”
Gözlerim doldu. Dedemi ilk defa bu kadar kırılgan gördüm.
O günden sonra dedemi daha iyi anlamaya çalıştım ama ailemdeki öfke dinmedi. Babam, “Baban bizi sattı,” diyordu her fırsatta. Annem ise mahalledeki dedikodulardan utanıyor, kimseyle konuşmak istemiyordu.
Bir gün mahallede bakkala gittiğimde komşu kadınlardan biri kulağıma eğildi: “Kızım, deden ne yaptı öyle? Ayıp değil mi? Yaşlı başıyla…”
O an utançtan yerin dibine girdim ama sonra düşündüm: Dedem ne yaptı ki? Sadece yalnız kalmak istemedi…
Ailedeki huzursuzluk büyüdü. Kuzenlerimle aramızda da tartışmalar başladı. Kimimiz dedemi savunuyor, kimimiz annelerimizin tarafını tutuyorduk.
Bir akşam babamla tartıştık:
“Baba, dede yalnızdı! Sen hiç düşündün mü onun ne hissettiğini?”
Babam öfkeyle masaya vurdu: “Benim babam annemi unuttu! Bizim yüzümüzü yere eğdi!”
“Ama sen de onu yalnız bıraktın!” diye bağırdım istemsizce.
Evde bir sessizlik oldu. Annem ağlamaya başladı yine.
Geceleri yatağımda dönüp duruyordum. Dedemin eski fotoğraflarına bakıyor, babaannemin mezarına gidip dua ediyordum. İçimde bir boşluk vardı; sanki ailemizden bir parça kopmuştu.
Aylar geçti; dedemle görüşmelerimiz azaldı. Bir gün hastalandığını duydum; hastaneye kaldırmışlar. Koşa koşa gittim yanına.
Yatağında zayıf düşmüş yatıyordu. Elimi tuttu yine: “Kızım… Ben sizi çok özledim… Ama insan bazen sevilmekten çok anlaşılmak istermiş…”
Gözyaşlarımı tutamadım.
Dedem birkaç hafta sonra toparlandı ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ailemizdeki kırgınlıklar derinleşti; bayram sofralarımız eksik kaldı.
Şimdi düşünüyorum da… Bir insanın yalnızlığı mı daha ağırdır yoksa ailesinin yargısı mı? Biz dedemi anlamaya çalışsaydık, belki de bugün bu kadar uzak olmazdık birbirimize…
Siz olsaydınız ne yapardınız? Yalnız kalan bir büyüğünüzün yeniden mutlu olmasına izin verir miydiniz yoksa toplumun baskısına boyun mu eğerdiniz?