Anne, Eğer Seçimime Saygı Duymazsan, Sonsuza Dek Giderim…
“Anne, eğer seçimime saygı duymazsan, sonsuza dek giderim…” Bu cümleyi söylerken sesim titredi, gözlerimden yaşlar süzüldü. Annem mutfakta ellerini önlüğüne sildi, bana döndü ve gözlerimin içine baktı. “Ne diyorsun Elif? Saçmalama kızım. Sen benim tek evladımsın, nereye gideceksin?” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır annemin benim için çizdiği yolda yürümeye çalışmıştım; onun istediği gibi öğretmen olacaktım, onun istediği gibi düzgün bir aile kuracaktım. Ama ben başka bir hayat istiyordum. Ben tiyatrocu olmak istiyordum.
Babam yıllar önce bizi terk ettiğinde annem bana hem anne hem baba olmuştu. Her şeyi tek başına sırtladı, bana iyi bir gelecek sunmak için gece gündüz çalıştı. Ama onun hayalleriyle benimkiler hiçbir zaman örtüşmedi. Lise son sınıfta tiyatro kulübüne katıldığımda ilk defa kendimi özgür hissetmiştim. Sahneye çıktığımda kalbim deli gibi atıyor, alkışlar arasında kendimi buluyordum. Annem ise her oyundan sonra bana kızıyor, “Bırak bu saçmalıkları Elif! Senin yerin sahnede değil, sınıfta!” diyordu.
O gün mutfakta annemle yüzleşirken içimde yılların birikmişliği vardı. “Anne, ben tiyatro okumak istiyorum. İstanbul’a gitmek istiyorum. Lütfen bana engel olma,” dedim. Annem bir an sustu, sonra sesi titreyerek bağırdı: “Ben seni tek başıma büyüttüm! Senin için saçımı süpürge ettim! Şimdi sen bana bunu mu yapacaksın?”
O gece odamda sabaha kadar ağladım. Annemin gözyaşları, benim gözyaşlarıma karıştı. Ertesi sabah kahvaltı masasında ikimiz de sessizdik. Annem çayını karıştırırken birden “Baban gibi mi olacaksın? O da hayallerinin peşinden gitti, bizi ortada bıraktı,” dedi. Bu sözler içimi dağladı. Babamı hiç affedememiştim ama onun yolundan gitmek istemediğimi de biliyordum. Ben kaçmak değil, kendi hayatımı kurmak istiyordum.
Günler geçtikçe evdeki hava daha da ağırlaştı. Annem bana küsmüş gibiydi; ne konuşuyor ne de yüzüme bakıyordu. Okuldan döndüğümde odama kapanıyor, tiyatro sınavlarına hazırlanıyordum. Bir akşam annemin telefon konuşmasına kulak misafiri oldum: “Ne yapacağım bilmiyorum abla… Elif kafayı yemiş gibi. Tiyatroymuş… İstanbul’a gidecekmiş… Ben nasıl bırakayım onu tek başına o koca şehirde?”
O an annemin korkularını ilk defa bu kadar net hissettim. Onun için ben hâlâ küçücük bir çocuktum; büyük şehirde kaybolacak, belki de kötü yollara düşecektim. Ama ben büyümüştüm ve kendi yolumu çizmek istiyordum.
Sınav günü geldiğinde annem bana uğur getirsin diye küçük bir nazar boncuğu verdi. “Yine de gitmekten vazgeçmezsin diye düşündüm,” dedi sessizce. Gözlerim doldu ama hiçbir şey söylemedim. Otobüse binerken arkamdan bakışlarını hissettim; sanki son kez bakıyormuş gibi uzun uzun baktı.
İstanbul’a vardığımda her şey çok büyüktü, çok yabancıydı ama aynı zamanda çok heyecan vericiydi. Sınav salonunda onlarca genç vardı; herkesin gözlerinde umut ve korku vardı. Sıram geldiğinde sahneye çıktım ve içimdeki tüm duyguları döktüm ortaya. O an annemi düşündüm; onun için de oynadım sanki.
Sınavdan sonra günlerce haber bekledim. Annem her gün arıyor, “Dön artık Elif, yeter bu kadar macera,” diyordu. Sonunda beklediğim telefon geldi: İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na kabul edilmiştim! Sevinçten havalara uçtum ama hemen ardından annemin yüzü gözümün önüne geldi.
Eve döndüğümde annem kapıyı açmadı önce. Sonra sessizce kapıyı araladı ve bana sarıldı. “Kabul edildin mi?” diye sordu fısıltıyla. Başımı salladım. Gözlerinden yaşlar süzüldü ama bu sefer öfke değil, gurur vardı bakışlarında.
Taşındığımda annem beni uğurlarken elime bir poşet tutuşturdu: İçinde ev yapımı börekler, reçeller ve yine o nazar boncuğu vardı. “Kendine dikkat et kızım… Ve lütfen beni unutma,” dedi.
İstanbul’da hayat kolay değildi. Yurt odasında dört kişiyle kalıyordum; param kıt kanaat yetiyordu. Bazen aç yatıyor, bazen de sabaha kadar provalarda çalışıyordum. Annemle her gün konuşuyorduk ama aramızdaki mesafe sadece kilometrelerle ölçülmüyordu; hâlâ tam olarak birbirimizi anlamıyorduk.
Bir gün annem hastalandı; apar topar memlekete döndüm. Hastane odasında elini tuttum; gözleri dolu dolu bana baktı: “Sana kızdığım için özür dilerim Elif… Senin mutlu olmanı istiyorum aslında ama korkuyorum işte… Ya başaramazsan? Ya yalnız kalırsan?”
O an anneme sarıldım ve ağladım: “Anne, ben de korkuyorum… Ama denemezsem ömür boyu pişman olacağım.”
Annem iyileştiğinde ilk defa tiyatro oyunuma geldi. Sahnenin en ön sırasında oturuyordu; oyun bitince gözleri yaşlı bir şekilde ayağa kalkıp beni alkışladı. O an anladım ki; bazen en büyük savaşlarımız ailemizle olur ama en büyük zaferlerimiz de onların sevgisiyle taçlanır.
Şimdi dönüp bakınca düşünüyorum: Hayallerimiz için ailemizi ne kadar üzmeye değer? Ya da ailemiz olmadan hayallerimizin tadı olur mu? Siz olsanız ne yapardınız? Hayalleriniz ve aileniz arasında kaldığınızda hangi yolu seçerdiniz?