İsimsiz Vasiyet: Bir Kadının Hayatını Altüst Eden Gerçek
“Bunu bana nasıl yaparsın Cem?!” diye bağırdım, avukatın ofisinde, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. O an, odada sadece ben ve avukat vardı; Cem’in yokluğu, sanki duvarları bile susturmuştu. Avukat, gözlüğünü çıkarıp bana acıyan bakışlarla baktı. “Meral Hanım, gerçekten üzgünüm. Ama vasiyet bu şekilde hazırlanmış.”
Cem’le yirmi iki yıl önce, İstanbul’un kalabalık bir mahallesinde tanışmıştık. O zamanlar ben üniversiteyi yeni bitirmiş, hayata tutunmaya çalışan bir genç kadındım. Cem ise babasının tekstil atölyesinde çalışan, güler yüzlü, güven veren bir adamdı. Birlikte büyüdük, birlikte çoğaldık; oğlumuz Efe’yi kucağımıza aldığımızda, hayatın tüm zorluklarına birlikte göğüs gereceğimize inanmıştım.
Ama şimdi, önümdeki belgede yazan isim, hayatım boyunca hiç duymadığım bir kadına aitti: “Zehra Yıldız”. Cem’in tüm mal varlığı, hatta oğlumuz Efe’nin geleceği için biriktirdiğimiz para bile ona bırakılmıştı. Avukatın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Mirasın tamamı Zehra Yıldız’a devrediliyor.”
O an içimde bir şeyler koptu. Annemle babamın evine dönerken, İstanbul’un gri sokaklarında yürüdüm. Her adımda Cem’in bana anlattığı hikâyeleri düşündüm: “Sana yalan söylemem Meral,” derdi hep. Şimdi ise, koca bir hayatın yalan olduğunu öğrenmek, insanın içini kemiren bir acıymış.
Eve vardığımda annem kapıyı açtı. Gözlerimdeki yaşları görünce hiçbir şey sormadı; sadece sarıldı bana. “Kızım, ne oldu?” dedi sonunda. “Anne… Cem… Her şeyi başka bir kadına bırakmış,” dedim titrek bir sesle. Annem şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Olmaz öyle şey! Oğlun Efe ne olacak?”
Efe… Oğlumuz henüz on altı yaşında. Babasının ölümüne bile alışamamışken, şimdi bu gerçekle nasıl başa çıkacaktı? O gece Efe’ye hiçbir şey söyleyemedim. Sadece odasının kapısında bekledim; uyuduğundan emin olunca kendi yatağıma kıvrıldım ve sabaha kadar ağladım.
Ertesi gün, Cem’in eski arkadaşlarından biri olan Murat’ı aradım. “Murat abi, Zehra Yıldız kim?” dedim telefonda. Bir süre sessizlik oldu. Sonra kısık bir sesle, “Meral… Bunu sana anlatmak bana düşmezdi ama… Cem’in yıllardır senden gizlediği bir hayatı vardı,” dedi. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu.
Murat’la bir kafede buluştuk. Bana Zehra’nın Cem’in üniversiteden eski sevgilisi olduğunu, yıllar sonra tekrar karşılaştıklarını ve aralarındaki bağın hiç kopmadığını anlattı. “Cem seni de seviyordu Meral,” dedi Murat, ama bu cümle bana sadece acı verdi. “İnsan iki kişiyi aynı anda sevebilir mi Murat?” diye sordum öfkeyle.
O gün eve dönerken kafamda binlerce soru vardı. Cem’in bana anlattığı her anı, her tatil planı, her doğum günü kutlaması şimdi sahte mi olmuştu? Yoksa ben mi gözlerimi kapamıştım gerçeklere?
Bir hafta boyunca Zehra’yı bulmaya çalıştım. Sonunda onun Kadıköy’de küçük bir kitapçı işlettiğini öğrendim. Bir sabah erkenden dükkâna gittim. İçeri girdiğimde Zehra’yı hemen tanıdım; orta yaşlı, sade giyimli bir kadındı. Göz göze geldiğimizde ikimizin de gözlerinde aynı acıyı gördüm.
“Sen Meral’sin değil mi?” dedi sessizce. Başımı salladım. “Neden?” dedim sadece. Zehra uzun süre sustu. Sonra titrek bir sesle konuşmaya başladı: “Cem beni hiç bırakmadı Meral. Senden önce de vardım, sonra da… Ama asla senden çalmadım onu.”
“Çalmadın mı? Oğlumun geleceğini bile mi?” diye bağırdım istemsizce. Dükkândaki müşteriler bize bakıyordu ama umurumda değildi.
Zehra gözyaşlarını silerken devam etti: “Cem bana hep senin güçlü olduğunu söylerdi. ‘Meral her şeyin üstesinden gelir,’ derdi.”
O an Zehra’ya acıdım mı, yoksa nefret mi ettim bilmiyorum. Sadece dükkândan çıktım ve sokakta nefes almaya çalıştım.
Günler geçtikçe Cem’in yokluğuna alışmaya çalıştım ama vasiyetin yarattığı boşluk her geçen gün büyüyordu. Efe’ye gerçeği anlatmak zorundaydım artık.
Bir akşam yemek masasında otururken Efe’ye baktım: “Babanın sana anlatmadığı şeyler varmış oğlum,” dedim usulca. Efe başını kaldırıp gözlerimin içine baktı: “Anne… Biliyorum.” Şaşkınlıkla ona baktım.
“Babam bazen gece geç gelirdi ya… Ben onun telefonunda Zehra diye biriyle mesajlaştığını görmüştüm,” dedi Efe sessizce. “Ama sana söyleyemedim.”
O an oğlumun da bu yükü tek başına taşıdığını anladım ve ona sarıldım. “Biz yine de aileyiz Efe,” dedim gözyaşları içinde.
Aylar geçti; avukatlarla, mahkemelerle uğraştık ama vasiyet değişmedi. Zehra bana birkaç kez para teklif etti ama kabul etmedim. Onun parasıyla oğlumu büyütmek istemedim.
Bir gün eski evimizin önünden geçerken Cem’in balkonunda oturduğu akşamları hatırladım; bana çay demlettiği, Efe’yle top oynadığı günleri… O an anladım ki; insan bazen en yakındakini bile tanıyamıyor.
Şimdi yeni bir hayata başlıyorum; oğlumla küçük bir evde, kendi ayaklarımız üzerinde durmaya çalışıyoruz. Bazen geceleri hâlâ Cem’in sesini duyuyorum rüyalarımda: “Sana yalan söylemem Meral…”
Ama en büyük yalanı bana değil, kendine söyledi belki de.
Sizce insan gerçekten sevdiği kişiyi tanıyabilir mi? Yoksa herkesin içinde sakladığı başka bir hayat mı var?