Bir Çocukluğun Küllerinden: Elif’in Sessiz Çığlığı

“Elif, yine mi yırtık pantolonla geldin okula? Annen hiç mi bakmıyor sana?” Öğretmenimin sesi sınıfta yankılandı. Başımı eğdim, dizlerimdeki yamalı pantolonu saklamaya çalıştım. Sınıf arkadaşlarımın alaycı bakışları, içimdeki utancı daha da büyüttü. O an, içimden geçen tek şey vardı: Keşke görünmez olabilseydim.

Küçük bir kasabada, eski bir gecekondu mahallesinde büyüdüm. Annem, sabahın köründe temizlik işine giderdi; babam ise çoğu zaman işsizdi ya da kahvede okey oynardı. Evde ne sıcak bir çorba kokusu olurdu ne de sevgiyle sarılan kollar. Annem yorgun argın eve döner, bana bakmadan, “Yemeği ısıt, ben yatıyorum,” derdi. Babam ise akşamları eve uğrarsa, genellikle sarhoş olurdu ve tek kelime etmeden odasına çekilirdi.

Küçükken anlamazdım; neden annem bana hiç sarılmazdı? Neden babam gözlerimin içine bakmazdı? Okulda arkadaşlarım annelerinin yaptığı kekleri getirir, teneffüste paylaşırken ben kuru ekmeğimi kemirirdim. Bir gün Zeynep yanıma yaklaşıp, “Senin annen hiç mi kek yapmaz?” diye sormuştu. Cevap verememiştim. O an gözlerim dolmuştu ama ağlamamıştım. Çünkü ağlamak bile lükstü bizim evde.

Kıyafetlerim hep başkalarının eskisiydi. Komşu Ayşe Teyze’nin kızı büyüdükçe bana elbise verirdi. Ama çoğu zaman o elbiseler o kadar yıpranmış olurdu ki, dizlerimden tenimin rengi görünürdü. Ayakkabılarımın tabanı delikti; yağmur yağınca ayaklarım sırılsıklam olurdu. Bir keresinde anneme yeni ayakkabı almak istediğimi söyledim. “Paramız yok Elif,” dedi, “Ayağını yere basma, ıslanmaz.”

Her akşam evde kavga olurdu. Babam anneme bağırır, annem sessizce ağlardı. Ben ise odama kapanır, yorganın altında kulaklarımı tıkardım. Bir gece babam kapıyı öyle bir çarptı ki camlar kırıldı. Annem sabaha kadar ağladı. O sabah okula gitmek istemedim ama annem “Git de başımıza dert açma,” dedi. Okulda öğretmenim gözlerimin şiş olduğunu fark etti ama hiçbir şey sormadı.

Bir gün okuldan dönerken mahalledeki çocuklar bana taş attı. “Dilenci Elif geliyor!” diye bağırdılar. Eve koşarak girdim; anneme sarılmak istedim ama o yine yorgundu, yine ilgisizdi. O an anladım: Ben bu evde fazlaydım. Kimseye yük olmak istemiyordum ama başka gidecek yerim yoktu.

Liseye başladığımda işler daha da zorlaştı. Babam evi tamamen terk etti; annem ise iyice içine kapandı. Evde günlerce konuşmadan yaşardık. Bazen kendime sorardım: Ben neden varım? Kimseye faydam yoksa, kimse beni sevmiyorsa neden buradayım?

Bir gün okuldan eve dönerken komşumuz Emine Abla beni durdurdu. “Elif, iyi misin kızım? Çok solgun görünüyorsun,” dedi. Dayanamadım, gözyaşlarım sel oldu. Emine Abla beni evine aldı, sıcak bir çorba verdi ve saçımı okşadı. O an ilk defa biri bana değer verdiğini hissettim.

Üniversiteye gitmek istiyordum ama paramız yoktu. Annem “Boşuna hayal kurma,” dedi. “Sen de benim gibi temizlikçi olursun.” Ama ben başka bir hayat istiyordum. Geceleri gizlice ders çalıştım, burs başvuruları yaptım. Sonunda İstanbul’da bir üniversiteye tam burs kazandım.

Annem bu haberi duyunca yüzüme bile bakmadı. “Git nereye gidersen git,” dedi. O cümle içimi paramparça etti ama aynı zamanda özgürlüğümün anahtarıydı.

İstanbul’a ilk geldiğimde çok zorlandım. Yurtta kalıyordum; herkesin ailesi arar sorardı, bana ise kimse telefon etmezdi. Bazen yurttaki arkadaşlarım aileleriyle telefonda konuşurken sessizce ağlardım. Ama pes etmedim.

Bir gün üniversitede düzenlenen bir panelde çocukluk yoksulluğu ve aile içi şiddet üzerine konuşan bir psikolog dinledim. O an anladım ki yalnız değildim; benim gibi binlerce çocuk vardı bu ülkede. İçimde bir umut filizlendi: Belki de yaşadıklarımı anlatırsam başkalarına ilham olabilirdim.

Mezun olduktan sonra sosyal hizmet uzmanı oldum ve çocuklarla çalışmaya başladım. Onların gözlerinde kendi çocukluğumu gördüm; onlara sarıldıkça içimdeki yaralar biraz daha iyileşti.

Yıllar sonra annemi ziyarete gittim. Kapıyı açtı; saçları bembeyaz olmuştu, gözleri hâlâ yorgundu ama bu kez bana uzun uzun baktı. “Elif,” dedi titrek bir sesle, “Sana iyi bir anne olamadım.” O an içimdeki buzlar çözüldü; annemi affettim.

Şimdi geçmişime dönüp baktığımda kendime soruyorum: Acaba yaşadıklarımı anlatmakla doğru mu yapıyorum? Belki de benim gibi sessiz çığlık atan çocuklara umut olurum… Sizce susmak mı gerekir, yoksa yaşadıklarımızı paylaşmak mı?