Yetmiş Yaşında Bir Yük: Kızımın Gölgesinde Kalan Hayatım

— Zeynep, ne olur akşam uğra… Yalnız başıma yapamıyorum artık…

Telefonun ucunda kızımın nefesini duydum, sabırsız, yorgun bir nefes. “Anne, yine mi? İşim başımdan aşkın. Her gün arıyorsun, her gün bir şey istiyorsun. Tamam, tamam, uğrarım.”

Sesi soğuktu. Sanki ben annesi değil de, bir yabancıydım. O an, elimdeki telefon ağırlaştı. Gözlerimden yaşlar süzüldü, yanaklarımı ıslattı. Yetmiş yaşındayım. Yetmiş yıl boyunca kimseye yük olmamaya çalıştım. Şimdi ise, kendi kızım için bir yükten ibaretim.

Küçük bir apartman dairesinde yaşıyorum, Kadıköy’ün arka sokaklarından birinde. Eşim Ali’yi on yıl önce kaybettim. O günden beri yalnızım. Komşularla selamlaşmak dışında kimseyle konuşmuyorum. Televizyonun sesiyle avunuyorum. Akşam olunca, gölgeler uzadıkça, yalnızlığım daha da büyüyor.

Zeynep’i büyütürken nelerden vazgeçtiğimi hatırlıyorum. Gençliğimde öğretmenlik yapardım. Her sabah okula gider, akşam eve dönerdim. Zeynep’in ödevlerine yardım eder, saçlarını örerdim. O zamanlar bana “anneciğim” derdi, gözleri ışıl ışıldı. Şimdi ise gözlerinde sabırdan çok bıkkınlık var.

O akşam, Zeynep kapıyı açtığında yüzünde yorgun bir ifade vardı. Elinde market poşetleriyle içeri girdi. “Ne lazım yine?” dedi, göz ucuyla bana bakarak.

— Kızım, buzdolabı bozuldu galiba. İçindekiler kokmaya başladı. Ben tamirciyi çağıramadım…

Zeynep iç çekti. “Anne, kaç kere dedim sana? Böyle şeyleri bana bırakma. Benim de işim gücüm var.”

Bir an sustum. Sanki dilim tutuldu. O an anladım ki, ben artık onun önceliği değilim. Belki de hiç olmadım.

Zeynep mutfağa geçti, poşetleri boşalttı. “Yemek yaptın mı bari?” dedi.

— Biraz çorba kaynattım…

“Anne, bu çorba olmuş mu? Tuzsuz… Neyse, ben kendime makarna yaparım.”

Bir köşede oturup onu izledim. Eskiden birlikte yemek yapardık. Şimdi ise aynı evde iki yabancı gibiyiz.

Gece olunca Zeynep odasına çekildi. Ben salonda eski fotoğraflara bakmaya başladım. Bir fotoğrafta Zeynep beş yaşında, kucağımda gülüyor. O zamanlar bana sarılırdı, “Anneciğim, hiç bırakma beni” derdi.

Şimdi ise ben ona sarılmak istiyorum ama o uzak duruyor. Aramızda görünmez bir duvar var.

Ertesi sabah Zeynep işe gitmek için hazırlanırken, “Anne, bak ben bu hafta çok yoğunum. Lütfen beni gereksiz şeylerle arama,” dedi.

— Zeynep, ben… Sadece konuşmak istiyorum bazen…

“Anne, ben de insanım! Benim de hayatım var! Herkesin annesi var ama herkes böyle yapmıyor!”

Sözleri hançer gibi saplandı kalbime. O gittikten sonra saatlerce ağladım.

O gün komşum Emine Hanım uğradı. “Kızın yine mi geldi?” diye sordu.

— Geldi ama… Eskisi gibi değil artık. Sanki ben yokmuşum gibi davranıyor.

Emine Hanım başını salladı. “Bizim çocuklar da öyle oldu. Herkes kendi derdinde. Yaşlandıkça insan görünmez oluyor.”

O akşam televizyonu açtım. Bir haber programında yaşlıların yalnızlığı konuşuluyordu. Bir kadın ağlıyordu: “Çocuklarım beni unuttu,” diyordu. O kadının gözyaşlarında kendimi gördüm.

Bir gece Zeynep eve geç geldi. Yüzü asıktı. “Anne, ben taşınmayı düşünüyorum,” dedi aniden.

— Nereye?

“Arkadaşım Melis’le eve çıkacağım. Hem işime yakın olur.”

Bir an nefesim kesildi. “Peki ben?”

“Anne, sen de bakıcı tutarsın ya da huzurevine gidersin. Herkes böyle yapıyor artık.”

O an dünya başıma yıkıldı. Yetmiş yıl boyunca tek dayanağım olan kızım, beni bir kenara bırakmaya hazırdı.

Geceleri uyuyamaz oldum. Zeynep’in çocukluğunu düşündüm; ateşlendiğinde sabaha kadar başında beklediğim geceleri… Okul gösterisinde sahneye çıkarken elini tuttuğum anı… Şimdi ise o el bana uzanmıyor.

Bir sabah cesaretimi topladım. Zeynep’e kahvaltı hazırladım, sofraya oturduk.

— Kızım, ben sana yük mü oldum?

Zeynep başını eğdi. “Anne, ben de yoruldum. Her şey üst üste geldi. Sana bakmak zorundaymışım gibi hissediyorum.”

— Ben de yoruldum Zeynep… Ama ben seni hiç yük olarak görmedim ki…

Gözlerimiz doldu. Uzun süre sustuk.

O gün Zeynep işe giderken bana sarıldı. Yıllar sonra ilk defa… Ama biliyorum ki bu sarılma geçmişi geri getirmeyecek.

Şimdi her akşam pencereden dışarı bakıyorum. Sokaktan geçen çocukları izliyorum. Annelerine sarılanları görünce içim sızlıyor.

Bazen düşünüyorum: Biz anneler neden yaşlandıkça unutuluyoruz? Neden çocuklarımız için bir yük haline geliyoruz? Sizce de annelik böyle bir yalnızlıkla mı bitmeli?