Kırık Bir Anneliğin Güncesi: Zeynep’in Sessiz Çığlığı

“Elif, lütfen konuş benimle! Ne olur bir şey söyle!”

Odamızın köşesinde, oyuncak ayısını sımsıkı tutan yedi yaşındaki kızımın gözleri, bana bakmaktan kaçınıyor. O an, içimde bir şeyler kırılıyor. Sanki boğazıma bir yumru oturmuş, nefes alamıyorum. Elif’in sessizliği, evimizin duvarlarına çarpıp yankılanıyor. Herkesin dilinde ‘annelik kutsaldır’ sözü, benim için bir lanete dönüşmüş durumda. Annem, “Çocuk dediğin konuşur, anlatır derdini. Senin kızın niye böyle?” diye sorduğunda, içimdeki utanç ve öfke birbirine karışıyor.

Ben Zeynep. Otuz iki yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşıyorum. Eşim Murat, sabahın köründe çıkıp akşam geç saatlerde eve dönen bir minibüs şoförü. Hayatımız, geçim derdiyle, ailemin ve komşuların bitmek bilmeyen laflarıyla örülü. Ama en çok da Elif’in sessizliğiyle…

Elif, üç yaşından beri neredeyse hiç konuşmuyor. Doktorlar, “Seçici mutizm” dediler. Yani konuşmayı seçiyor ama çoğu zaman susmayı tercih ediyor. Benimle bile… Oysa ben, onunla konuşmak için her yolu denedim. Masallar anlattım, resimler çizdim, oyunlar oynadım. Ama Elif, hep sessizliğin arkasına saklandı. Bazen, geceleri uyanıp ağladığında, yanına koşuyorum. Sadece gözyaşlarını siliyorum. O anlarda, anneliğimin ne kadar eksik olduğunu düşünüyorum.

Bir gün, annem aradı. “Zeynep, komşular konuşuyor. Kızın ya deli ya da nazar değmiş. Bir hocaya götürsen diyorum.”

O an, içimde bir öfke patladı. “Anne, Elif hasta değil! Sadece… sadece biraz farklı.”

Ama annem dinlemedi. “Senin yüzünden oldu bunlar. Çocuk annenin aynasıdır. Sen neysen o da o olur.”

Telefonu kapattıktan sonra, ellerim titriyordu. Annemin sözleri, yıllardır içimde biriken suçluluk duygusunu yeniden alevlendirdi. Gerçekten de ben miydim Elif’in bu hale gelmesinin sebebi? Kendi çocukluğum gözümün önüne geldi. Babamın öfkeli bağırışları, annemin sessiz gözyaşları… O evde büyürken, ben de çoğu zaman susmayı seçmiştim. Şimdi Elif’in sessizliğinde kendi çocukluğumu görüyor, korkuyorum.

Murat ise bambaşka bir dünyada yaşıyor sanki. Eve geldiğinde ya televizyonun karşısında uyuyakalıyor ya da telefonunda oyun oynuyor. Elif’le ilgilenmek aklına bile gelmiyor. Bir akşam, cesaretimi toplayıp ona sordum:

“Murat, Elif’in durumu seni hiç endişelendirmiyor mu?”

Omuz silkti. “Çocuk işte, büyüyünce geçer. Sen de kafana takma bu kadar.”

İçimdeki yalnızlık daha da büyüdü. O gece, Elif’in yanına uzandım. Saçlarını okşarken, “Kızım, ben de senin kadar yalnızım,” dedim sessizce. Ama o, yine cevap vermedi.

Bir sabah, Elif’in öğretmeni aradı. “Zeynep Hanım, Elif okulda hiç konuşmuyor. Arkadaşlarıyla oyun oynamıyor. Sınıfta bir köşede oturup resim çiziyor sadece.”

Okula gittim. Öğretmeniyle konuştum. “Evde de böyle mi?” diye sordu.

Başımı eğdim. “Evet… Bazen kendimi suçlu hissediyorum.”

Öğretmen bana umut vermeye çalıştı: “Zeynep Hanım, bazen çocuklar yaşadıkları ortamdan etkilenirler. Siz iyi bir annesiniz, ama belki de biraz destek almalısınız.”

O gün eve dönerken, gözlerim doldu. Destek almak… Ama nasıl? Psikoloğa gitmek için paramız yoktu. Murat’a söylesem, “Boş işlerle uğraşma,” derdi. Anneme anlatsam, “Eskiden psikolog mu vardı?” diye küçümserdi.

Bir gece, Elif’in odasında eski bir defter buldum. İçinde çizdiği resimler vardı: Bir kadın, ağlayan bir çocuk ve aralarında kocaman bir duvar… O resmi gördüğümde, içim parçalandı. Elif’in dünyasında o duvarı ben mi örmüştüm?

Ertesi gün, cesaretimi topladım ve mahalledeki sağlık ocağına gittim. Psikolog olmadığını söylediler ama bir danışmanla konuşabileceğimi söylediler. Danışman kadın bana dikkatle baktı:

“Zeynep Hanım, siz kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Bir an duraksadım. Kimse bana bunu sormamıştı. Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Yetersiz… Kırık… Kızımın sessizliğiyle boğuluyorum.”

Kadın elimi tuttu. “Kendinizi suçlamayın. Bazen çocuklar, ailedeki gerginliği hisseder ve kendi yöntemleriyle başa çıkmaya çalışır. Siz de yardım alabilirsiniz.”

O gün eve dönerken, ilk defa biraz hafiflemiş hissettim. Ama Murat’a anlatmaya çalıştığımda yine duvara tosladım.

“Senin yüzünden çocuk böyle oldu! Sürekli evde huzursuzluk çıkarıyorsun,” dedi bağırarak.

İçimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. O gece, Elif’in yanında ağladım. O ise sadece bana sarıldı. İlk defa, sessizliğiyle bana güç verdiğini hissettim.

Aylar geçti. Elif’in durumu çok değişmedi ama ben değişmeye başladım. Kendi yaralarımı sarmaya çalıştım. Anneme daha az kulak verdim, Murat’la daha az tartıştım. Elif’le uzun yürüyüşlere çıktık, birlikte resimler yaptık. Bazen konuşmasa da gözlerinde bir ışık görüyordum artık.

Bir gün Elif, bana küçük bir not yazdı: “Anne, seni seviyorum.”

O an, yıllardır içimde biriken bütün acı gözyaşı olup aktı. Elif’in sessizliğiyle barışmaya başladım. Onun dünyasına girmek için çabalamaktan vazgeçmedim.

Şimdi bazen düşünüyorum: Acaba biz anneler, çocuklarımızın sessizliğinde kendi yaralarımızı mı görüyoruz? Onları değiştirmeye çalışırken, aslında kendimizi mi iyileştirmeye çalışıyoruz? Sizce de öyle değil mi?