Küllerinden Doğan Bir Çocukluk: Annemin Gölgesinde Kalan Hayatım

“Yeter artık, Defne! Bir işe yaradığın yok, bari gözüme gözükme!” Annemin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. O an, on bir yaşımdaydım ve elimdeki kırık tabakla öylece kalakaldım. Ellerim titriyordu, gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama ağlamam yasaktı. Annem, gözyaşlarımı zayıflık sayardı. O gün, çocukluğumun en net hatırasıydı; çünkü o günden sonra hiçbir şeyin rengi kalmadı hayatımda.

Babam, ben daha altı yaşındayken başka bir şehirde iş bulduğunu söyleyip gitmişti. Annem ise, sanki onun yokluğunun acısını benden çıkarıyordu. Her sabah, kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdiğimde, annemin bakışları üzerimde olurdu. “Yumurta çok pişmiş, Defne! Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorsun!” diye bağırırdı. Okula gitmek benim için bir kaçıştı ama eve dönerken mideme kramplar girerdi. Arkadaşlarımın anneleri onları okula bırakırken, annem bana sadece kapıyı açardı, bazen de açmazdı.

Bir gün, okuldan döndüğümde annemi salonda buldum. Elinde bir mektup vardı, gözleri kıpkırmızıydı. “Baban seni görmek istemiyor. Onun için de bir yükten başka bir şey değilsin,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Babamı özlediğimi bile söyleyemezdim artık. Annem, bana sevgiyi hiç öğretmedi; sarılmak, başımı okşamak ona yabancıydı. Sadece eleştiri, bağırış ve sessizlik vardı evimizde.

Liseye başladığımda, içimdeki boşluk daha da büyüdü. Arkadaşlarım hafta sonları aileleriyle pikniğe giderken, ben evde annemin isteklerini yerine getirmekle meşguldüm. “Defne, camları sil! Defne, alışverişe git!” Hiçbir zaman “Nasılsın?” diye sormadı. Bir gün cesaretimi topladım ve “Anne, neden bana hiç sarılmıyorsun?” dedim. Yüzüme öyle bir baktı ki, sanki en büyük suçu işlemişim gibi hissettim. “Sarılmakla ne olacak? Hayat sarılmakla mı geçiyor? Güçlü olmayı öğren!” dedi. O an anladım ki, annem de sevgisiz büyümüştü belki de; ama neden bu zinciri kırmak istemedi?

Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gittiğimde, ilk defa özgürlüğü tattım. Yurt odasında yalnız kalınca, duvarlara bakıp ağladım. Çünkü kimse bana bağırmıyordu, kimse beni aşağılamıyordu. Ama içimdeki boşluk dolmuyordu. Arkadaşlarım ailelerinden gelen telefonlarla mutlu olurken, ben annemin aramasından korkuyordum. Her aradığında ya para istiyordu ya da başarısızlıklarımı yüzüme vuruyordu.

Bir gün yurtta oda arkadaşım Elif’e içimi döktüm. “Hiç güzel bir çocukluk anım yok Elif,” dedim. Elif şaşırdı: “Hiç mi? Bir tane bile mi?” Düşündüm… Yoktu. Ne bir doğum günü pastası, ne birlikte izlenen bir film… Sadece karanlık ve sessizlik.

Yıllar geçti, mezun oldum, iş buldum. Kendi evime çıktığımda ilk işim küçük bir masa kurup kendime doğum günü pastası almak oldu. O gün aynada kendime baktım ve dedim ki: “Defne, artık kendi kendinin annesisin.” Ama yine de içimde anneme dair bir özlem vardı; belki bir gün değişir, belki bir gün bana sarılır diye umut ettim.

Bir gün hastaneden aradılar: “Anneniz rahatsızlandı, acil gelmeniz lazım.” Koşa koşa hastaneye gittim. Annem yatakta bitkin haldeydi. Elini tuttum, gözlerim doldu. “Anne, ben buradayım,” dedim. Gözlerini açtı ve fısıldadı: “Beni affet Defne… Ben de annemden hiç sevgi görmedim… Sana veremedim…” O an içimdeki öfke ve kırgınlık gözyaşlarımla birlikte aktı gitti.

Annem birkaç gün sonra hayatını kaybetti. Onu affedip affetmediğimi hâlâ bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey var: Sevgisizliğin zincirini kırmak benim elimdeydi. Şimdi kendi çocuğuma sarılırken, ona her gün sevdiğimi söylüyorum.

Peki sizce; geçmişin acılarını affetmek mümkün mü? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?