Geçmişin Yankısı: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Aç kapıyı, lütfen… Sadece bir kez konuşmamı sağla!” diye fısıldadım, apartmanın soğuk duvarlarına yaslanırken. Ellerim titriyordu, avuçlarımda terlemiş bir zarf, içinde yılların yüküyle yazılmış bir mektup. Kapının ardında, belki de beni hiç görmek istemeyen oğlum Baran vardı. Onu otuz yıl önce, henüz beş yaşındayken bırakıp gitmiştim. O zamanlar başka çarem yoktu; şimdi ise başka hiçbir şeyim yoktu.
İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde, dokuz katlı eski bir apartmanın önünde, geçmişimle yüzleşmeye geldim. Oğlumun yaşadığı bu apartman, bana yabancıydı ama içindeki acı, bana çok tanıdıktı. Yıllar önce, annemle babamın baskısıyla, Baran’ı bırakıp başka bir şehre gitmek zorunda kalmıştım. Babam, “Bir kadın tek başına çocuk büyütemez, rezil oluruz!” diye bağırmıştı. Annem ise gözyaşları içinde, “Kızım, hayatını mahvetme,” demişti. O zamanlar gençtim, korkaktım, çaresizdim. Baran’ın babası, Cemal, çoktan başka bir kadına gitmişti. Ben ise, bir başıma, ne yapacağımı bilemeden, oğlumu anneme bırakıp Ankara’ya gitmiştim.
Yıllar geçti. Ankara’da bir fabrikada çalıştım, evlendim, bir kızım oldu. Ama Baran’ın yokluğu, içimde hiç dinmeyen bir sızıydı. Her gece, “Acaba şimdi ne yapıyor? Beni hatırlıyor mu?” diye düşündüm. Kızım Elif büyüdü, üniversiteye gitti. Eşimle aramızda soğuk bir duvar vardı; ben hep eksiktim, hep yarım. Sonra bir gün, annem vefat etti. Cenazede Baran’ı uzaktan gördüm. Yüzünde bana dair hiçbir duygu yoktu. O an anladım ki, oğlumun hayatında bir yabancıydım artık.
Yıllar sonra, cesaretimi topladım ve Baran’a bir mektup yazdım. “Sana anlatacaklarım var,” dedim. “Belki affedemezsin ama bilmeni isterim.” O mektubu postaya verdikten sonra günlerce cevap bekledim. Gelmedi. Sonunda, adresini bulup İstanbul’a geldim. Şimdi, bu apartmanın önünde, geçmişimle yüzleşmek için bekliyorum.
Kapıdan bir kadın çıktı, elinde çöp poşetiyle. Göz göze geldik. “Baran’ı mı arıyorsun?” dedi, sesinde merak ve biraz da yargı vardı. “Evet,” dedim, sesim kısıktı. “Annesiyim.” Kadın, baştan aşağı süzdü beni. “O kolay kolay kimseyle görüşmez. Hele annesiyle hiç.”
İçimde bir şeyler kırıldı. “Yine de denemek zorundayım,” dedim. Kadın başını salladı, “Dördüncü katta, 14 numara. Ama hazırlıklı ol.”
Merdivenleri çıkarken, her adımda kalbim daha hızlı atıyordu. Kapının önünde durdum. Zili çaldım. İçeriden ayak sesleri geldi. Kapı aralandı. Karşımda, artık bir adam olmuş Baran duruyordu. Gözleri buz gibiydi.
“Ne istiyorsun?” dedi, sesi sertti.
“Baran… Oğlum… Sadece konuşmak istiyorum. Birkaç dakika…”
“Benim annem öldü,” dedi, gözlerini kaçırarak. “Sen o kadın değilsin.”
O an, dizlerimin bağı çözüldü. “Haklısın,” dedim. “Ama sana anlatmam gerekenler var. Beni dinlemezsen, ömrüm boyunca bu yükle yaşarım.”
Baran kapıyı biraz daha araladı. “Ne anlatacaksın? Beni bırakıp gittin. Yıllarca aramadın. Şimdi ne değişti?”
Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Korktum, Baran. Gençtim, yalnızdım. Annemle babam izin vermedi. Cemal bizi terk etti. Ben de kaçtım. Ama her gün seni düşündüm. Her gece dua ettim.”
Baran’ın yüzünde öfke ve acı birbirine karıştı. “Benim çocukluğum yoktu. Herkesin annesi vardı, benim yoktu. Beni neden istemedin?”
“İstedim!” diye bağırdım, gözyaşlarımı silerek. “Seni hep istedim. Ama korktum. Gücüm yoktu. Şimdi ise, senden başka kimsem yok.”
Baran bir süre sustu. Sonra, “Geç kaldın,” dedi. “Ben artık büyüdüm. Annem öldü. Senin yerin yok hayatımda.”
Elimdeki zarfı ona uzattım. “Bunu oku. Sonra istersen bir daha gelmem.”
Baran zarfı aldı, kapıyı kapattı. Koridorda tek başıma kaldım. Dizlerimin üstüne çöktüm, sessizce ağladım. O an, yılların pişmanlığı, utancı ve acısı üzerime çöktü. Apartmanın duvarları bile bana acıyarak bakıyor gibiydi.
Bir süre sonra kapı tekrar açıldı. Baran, gözleri dolu dolu bana baktı. “Belki bir gün konuşuruz,” dedi kısık sesle. “Ama şimdi değil.”
Başımı salladım. “Seni bekleyeceğim,” dedim. “Ömrüm yettiğince.”
Apartmandan çıkarken, içimde bir umut kırıntısı vardı. Belki bir gün, Baran beni affederdi. Belki bir gün, anne-oğul yeniden konuşabilirdik. Ama o gün, geçmişin yankısı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Siz olsaydınız, oğlunuzu ya da annenizi affedebilir miydiniz? Geçmişin yükünü taşımak mı daha zor, yoksa affetmek mi?