Bekleyen Salon: Bir Hayatın Kırılma Noktası

“Baba, ne olur biraz daha bekle… Lütfen!” diye içimden haykırırken, Ankara Garı’nın soğuk taşlarında ayaklarım titriyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Elimde eski bir bavul, cebimde kırışık bir mektup, gözlerimde ise yılların yorgunluğu… O an, hayatımın en önemli anını kaçırdığımı biliyordum. Babamın hastane odasında son nefesini vermeden önce beni görmek istediğini annem telefonda ağlayarak söylemişti. Ama ben… Ben yine geç kalmıştım.

İçimdeki pişmanlık, trenin raylarda çıkardığı metalik ses gibi beynimi zonklatıyordu. Oysa çocukken babamla trenlere binmek en büyük hayalimdi. Her bayram köye giderken camdan dışarı bakar, babamın anlattığı eski hikayelere dalardım. “Bak oğlum,” derdi, “hayatta bazen bir treni kaçırırsın ama asıl mesele bir daha binmeye cesaretin olup olmadığıdır.” Şimdi ise o tren çoktan gitmişti ve ben peronda tek başıma kalakalmıştım.

Telefonum titredi. Annem arıyordu. Açmaya korktum. Ellerim buz gibiydi. Sonunda açtım:

— Neredesin Oğuz? Baban… Baban seni bekledi. Son ana kadar gözünü kapatmadı. Sadece senin sesini duymak istedi.

Sustum. Boğazımda bir düğüm vardı. Annemin sesi titriyordu:

— Oğlum, neden gelmedin? Neden hep geç kalıyorsun?

Cevap veremedim. Çünkü cevabını ben de bilmiyordum. Hayatım boyunca her şeye geç kalmıştım. Üniversite sınavına, ilk aşkıma, iş görüşmelerine… Ama en çok da aileme geç kalmıştım.

Çocukluğumda babamla aramızda hep bir mesafe vardı. O, sert mizaçlı, suskun bir adamdı. Ben ise duygularını içine atan, kırılgan bir çocuktum. Babamın sevgisini göstereceği anı hep bekledim ama o hiç gelmedi. Belki de ben göremedim. Her tartışmamızda annem araya girerdi:

— Oğuz, baban seni seviyor ama gösteremiyor işte.

Ama ben anlamazdım. Babamın sevgisini yüksek sesle duymak isterdim. Bir gün yine kavga etmiştik. O gün evden çıkıp sabaha kadar dönmemiştim. Babam ise sabah kapının önünde oturmuş beni bekliyordu. Göz göze geldiğimizde hiçbir şey söylemedi ama gözlerinde bir özür vardı.

Yıllar geçti, ben İstanbul’a taşındım. Aramızdaki mesafe daha da büyüdü. Arada sırada arar, kısa konuşurduk. Sonra bir gün annem aradı:

— Baban hastanede, durumu iyi değil.

O an içimde bir şeyler koptu ama yine de işimi bahane edip gitmedim. Belki de yüzleşmekten korktum. Şimdi ise pişmanlığımın ağırlığıyla peronda sigara içiyorum. Yıllar sonra ilk defa… Sanki babamın bana bıraktığı son miras bu pişmanlık oldu.

Birden yanımda yaşlı bir adam belirdi. Elinde bastonuyla bana baktı:

— Evlat, trenini mi kaçırdın?

Başımı salladım.

— Hayatta bazen ikinci bir şans olur, dedi ve yürüyüp gitti.

O an düşündüm: Acaba babam bana ikinci bir şans verir miydi? Ya da ben kendime verebilir miydim?

Sabah olduğunda eve döndüm. Annem kapıyı açtı, gözleri şişmişti.

— Oğuz…

Sarıldık. Uzun süre ağladık.

— Baban sana mektup bıraktı, dedi ve eski bir zarf uzattı.

Ellerim titreyerek açtım:

“Oğlum,
Belki bu satırları okuduğunda ben yanında olamayacağım. Sana kızdığım zamanlar oldu ama bil ki seni hep sevdim. Bazen sevgimi göstermeyi beceremedim. Hayatta en büyük pişmanlığım bu oldu. Kendini suçlama. Herkes hata yapar. Önemli olan affetmeyi öğrenmek.
Baban.”

Gözyaşlarım mektuba damladı. Babam beni affetmiş miydi? Ya ben onu affedebilecek miydim?

O günden sonra hayatım değişti. Anneme daha çok vakit ayırdım, eski dostlarımla barıştım, kendimi affetmeye çalıştım. Ama hâlâ her tren istasyonunda durup perona bakarım; sanki babam orada beni bekliyormuş gibi…

Şimdi size soruyorum: Siz hiç geç kaldınız mı? Affetmek mi daha zor, yoksa affedilmek mi?