Kasım Soğuğunda Kırık Bir Hayat: En Önemli Adam
“Baba, lütfen… Bir kere olsun dinler misin beni?” Sesim titriyordu, nefesim boğazımda düğümlenmişti. Annem mutfaktan başını uzattı, gözleriyle bana ‘yeter’ der gibi baktı. Babam ise koltuğunda oturmuş, televizyonun sesini biraz daha açtı. O an, Kasım’ın o keskin soğuğu pencereden içeri sızarken, evimizin içi de buz kesmişti.
Dışarıda ince bir kar atıştırıyordu. İstanbul’un gri gökyüzüyle birleşen o puslu hava, içimdeki kasveti daha da ağırlaştırıyordu. Okuldan yeni dönmüştüm; ayaklarım ıslanmış, botlarım çamur içindeydi. Annem her zamanki gibi bana çay koymuştu ama ellerim titrediği için bardağı tutamıyordum. Babamın işten erken gelmesi, evde bir huzursuzluk yaratmıştı. Son zamanlarda işyerinde sorunlar yaşadığını biliyordum ama kimse konuşmaya cesaret edemiyordu.
“Baba, bak… Ben burs kazanabilirim. Üniversiteye gitmek için illa ki para bulmamız gerekmiyor,” dedim usulca. Babam gözlerini bana çevirdi, bakışlarında öfke ve çaresizlik vardı. “Senin yaşında ben çoktan çalışıyordum, Ece. Hayal kurmayı bırak artık,” dedi. Sesi öyle sertti ki, annem bile irkildi.
O an içimde bir şeyler koptu. Babamın sevgisini hep koşullu hissetmiştim; başarılı olursam, onun istediği gibi biri olursam belki beni severdi. Ama ne yapsam eksik kalıyordu. Annem ise arada kalmıştı; hem bana destek olmaya çalışıyor hem de babamın öfkesinden bizi korumaya uğraşıyordu.
O gece odamda ağladım. Pencerenin önünde oturup dışarıdaki kar tanelerini izledim. “Neden hep ben?” diye sordum kendime. Arkadaşlarımın babaları onları okula bırakır, birlikte sinemaya giderlerdi. Benim babam ise ya çalışır ya da evde sessizce otururdu. Onunla konuşmak, ona yaklaşmak hep zordu.
Bir hafta sonra babam aniden hastalandı. Gece yarısı göğsünü tutarak yere yığıldı. Annem panikle ambulansı aradı, ben ise donup kalmıştım. Hastaneye gittiğimizde doktorlar kalp krizi geçirdiğini söylediler. O an babamın ne kadar yaşlı ve kırılgan olduğunu fark ettim. Onu kaybetmekten korktum ama aynı zamanda ona hiç söyleyemediklerimi düşündüm.
Hastanede geçen günler boyunca annemle nöbetleşe başında bekledik. Babam uyanınca ilk kez bana yumuşak bir sesle “Ece, iyi misin?” diye sordu. Şaşırdım; yıllardır duymadığım bir şefkat vardı sesinde. Ama içimdeki öfke hâlâ dinmemişti.
Bir akşam annemle kantinde otururken sessizliği bozdum: “Anne, neden hep susuyorsun? Neden babama karşı çıkmıyorsun?” Annem gözlerini kaçırdı, elleriyle çay bardağını ovuşturdu. “Baban zor bir adamdır kızım,” dedi kısık sesle. “Ama o da kendi babasından hiç sevgi görmemiş ki… Bizim ailede kimse duygularını gösteremez.”
O an annemi de ilk kez kırılgan gördüm. Hep güçlü durmaya çalışmıştı ama onun da içinde fırtınalar kopuyordu. Babamın geçmişini hiç düşünmemiştim; onun da çocukken yaralandığını, sevgisiz büyüdüğünü ilk kez o gece anladım.
Babam hastaneden taburcu olduktan sonra evde sessiz bir barış havası esti. Ama hiçbir şey tam olarak düzelmemişti. Bir akşam cesaretimi topladım ve babama yaklaştım:
“Baba… Ben senden sadece biraz sevgi istiyorum. Başarılı olmasam da, senin istediğin gibi biri olmasam da… Sadece kızın olduğum için beni sevebilir misin?”
Babam uzun süre sustu. Gözleri doldu; ilk kez onu ağlarken gördüm. “Ece… Ben de bilmiyorum nasıl sevilir,” dedi boğuk bir sesle.
O an anladım ki, bazen en önemli adam bile sevmeyi öğrenememiş olabiliyor. Bizim hikayemiz eksik kaldı belki ama ilk defa birbirimize dokunabildik.
Şimdi düşünüyorum da; affetmek mi zor, anlamak mı? Sizce ailedeki yaraları sarmak mümkün mü? Yoksa bazı şeyler hep eksik mi kalır?