Gece Komodinin Üzerindeki Mektup: Annemin Vasiyetinde Unutulan Kız

“Senin burada ne işin var, Elif?” Annemin sesi, gecenin sessizliğinde bir bıçak gibi keskin yankılandı. O an, çocukluğumdan beri hissettiğim yabancılığı bir kez daha iliklerime kadar hissettim. Yatak odasının kapısında, elimde titreyen bir kâğıt parçasıyla duruyordum. Annemin komodininin üzerinde bulduğum o zarf, hayatımın en ağır yükü olacaktı, bilmiyordum.

Zarfı açtığımda, annemin el yazısıyla yazılmış bir vasiyet çıktı karşıma. Okudukça gözlerim doldu, ellerim titredi. “Tüm mal varlığım, evim ve birikimlerim kızım Zeynep’e kalacaktır.” Benim adım yoktu. Sanki ben hiç var olmamışım gibi. Sanki yıllarca annemin yanında hastalandığında, yalnız kaldığında, ona çorba yapıp başında bekleyen ben değilmişim gibi.

O gece uyuyamadım. Sabah olduğunda, kahvaltı masasında anneme bakmaya cesaret edemedim. Zeynep ise her zamanki gibi neşeliydi. Annemle aralarında fısıldaşırken, içimde bir şeyler kırılıyordu. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinde, annemle birbirimize sarılmıştık. “Biz üçümüz bir aileyiz,” demişti annem. Şimdi ise, o aileden dışlanmıştım.

Bir hafta boyunca annemle tek kelime konuşmadım. Zeynep, “Ne oldu sana?” diye sorduğunda, “Hiç,” dedim. Ama içimde fırtınalar kopuyordu. Her gece, vasiyetin satırlarını tekrar tekrar okudum. Neden? Neden ben yoktum? Anneme sormaya cesaret edemedim. Ya gerçekten beni hiç sevmemişse?

Bir akşam, annem mutfakta çay demlerken dayanamadım. “Anne, neden vasiyetinde benim adım yok?” dedim. Annem bir an dondu kaldı. Sonra gözlerini kaçırdı. “Elif, sen güçlü bir kızsın. Zeynep daha zayıf, ona sahip çıkmam lazım,” dedi. O an, annemin gözlerinde ilk defa korku gördüm. Ama bu korku, beni anlamakla ilgili değildi. Kendi vicdanının korkusuydu.

O günden sonra evdeki hava değişti. Zeynep, annemin yanında daha çok vakit geçirmeye başladı. Ben ise odamdan çıkmaz oldum. Annemin bana bakışları, suçluluk ve uzaklık arasında gidip geliyordu. Bir gün, Zeynep’le tartıştık. “Sen hep annemi kıskandın!” dedi bana. “Hayır,” dedim, “ben sadece onun kızı olmak istedim.”

Geceleri uyuyamaz oldum. Annemin bana sarıldığı, saçımı okşadığı çocukluk anılarım birer birer aklıma geliyordu. Ama şimdi, o anılar bile bana yalan gibi geliyordu. Annem beni neden unutmuştu? Yıllarca onun için çalışıp didinmiş, kendi hayatımdan vazgeçmiştim. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gitmek istemiştim, ama annem yalnız kalmasın diye burada kalmıştım. Şimdi ise, sanki hiç var olmamışım gibi.

Bir gün, mahalledeki komşumuz Ayşe Teyze bana uğradı. “Kızım, annen seni çok sever, bilirsin,” dedi. Gözlerim doldu. “Bilmiyorum Ayşe Teyze, bazen hiç sevmemiş gibi hissediyorum,” dedim. Ayşe Teyze başımı okşadı. “Anneler bazen yanlış yapar, ama kalpleri hep çocuklarındadır,” dedi. O an, annemin de insan olduğunu, hata yapabileceğini düşündüm. Ama bu düşünce, içimdeki kırgınlığı hafifletmedi.

Zaman geçti. Annem hastalandı. Zeynep şehir dışına taşındığı için annemin yanında yine ben kaldım. Her sabah ona kahvaltı hazırladım, ilaçlarını verdim. Ama aramızdaki o görünmez duvar hiç yıkılmadı. Bir gün, annem yatağında yatarken elimi tuttu. “Elif, affet beni,” dedi. Gözlerim doldu. “Neden anne?” diye sordum. “Bazen insan en çok sevdiğine en büyük haksızlığı yapar,” dedi. O an, içimdeki öfke ve sevgi birbirine karıştı.

Annem vefat ettiğinde, evde tek başıma kaldım. Zeynep, mirası devralmak için geldiğinde aramızda soğuk bir sessizlik vardı. “Elif, istersen burada kalabilirsin,” dedi Zeynep. “Burası artık senin,” dedim ve evi terk ettim.

Şimdi küçük bir dairede yalnız yaşıyorum. Annemin vasiyetini hâlâ saklıyorum. Bazen açıp okuyorum, gözlerim doluyor. Affetmek kolay değil. Annemi hâlâ seviyorum, ama içimdeki yara kapanmıyor.

Belki de en büyük sınav, affetmeyi öğrenmektir. Siz olsaydınız, annenizi affedebilir miydiniz? Yoksa benim gibi yıllarca bu yükü taşır mıydınız?