Yirmi Yılın Ardından: Eski Kayınvalidemin Gölgesinde Kalan Hayatım
Kapının önünde ayakkabılarımı çıkartırken, içeriden yükselen sesler yine midemi burktu. “Nerede kaldın Zeynep? Akşam ezanı okunalı yarım saat oldu!” diye bağırdı kayınvalidem, Fatma Hanım. O an, içeri girmemek için kendimi zor tuttum. Ama nereye gidebilirdim ki? Yirmi yıl önce, İstanbul’un göbeğinde, hayallerle dolu bir genç kızken bu eve gelmiştim. Şimdi ise, her köşesi bana acı hatıralar fısıldayan bir hapishaneye dönüşmüştü.
O zamanlar Ahmet’e deliler gibi aşıktım. Üniversitede tanışmıştık; gözleriyle bana umut vaat eden, nazik, olgun bir adamdı. “Seninle bir ömür geçireceğim Zeynep,” demişti bana Boğaz kıyısında yürürken. O an, hayatımın en doğru kararını verdiğimi sanmıştım. Annemler başta karşı çıkmıştı; “Kızım, onların ailesi farklıdır, seni üzerler,” demişti annem. Ama ben gençliğin verdiği cesaretle dinlemedim. Ahmet’in ailesiyle tanıştığımda ise ilk soğuk duşumu aldım.
Fatma Hanım, beni baştan aşağı süzüp, “Bizim aileye gelin olmak kolay değildir,” dediğinde içimde bir şeyler kırılmıştı. Düğünümüz gösterişliydi ama ben o gece bile kendimi yalnız hissettim. Ahmet’in ablası Sevim, her fırsatta bana laf sokar, “Bizim ailede kadınlar güçlüdür, sen de öyle olmalısın,” derdi ama aslında her hareketimi eleştirirdi. İlk zamanlar kayınpederim Halil Bey sessizdi ama zamanla o da Fatma Hanım’ın yanında saf tuttu.
Evliliğimizin ilk yılında hamile kaldım. Herkes erkek çocuk bekliyordu; doğumda kızım Elif dünyaya gelince Fatma Hanım’ın yüzü asıldı. “Kız çocuk da hayırlıdır tabii,” dedi ama sesindeki hayal kırıklığını gizleyemedi. Ahmet ise bana destek olmaya çalıştı ama ailesinin yanında hep sessizdi. Zamanla aramızdaki mesafe büyüdü. Ben evde kayınvalidemin emirlerine uymak zorunda kalırken, Ahmet işten geç gelir oldu. Her akşam sofrada Fatma Hanım’ın laf sokmalarına maruz kalıyordum: “Zeynep, pilav yine lapa olmuş. Bizim evde böyle yemek yenmezdi eskiden.”
Bir gün, Elif üç yaşındayken, annem hastalandı ve memlekete gitmem gerekti. Fatma Hanım izin vermedi: “Evde küçük çocuk var, Ahmet de çalışıyor. Sen gidemezsin!” O an içimdeki isyanı bastıramadım: “Benim de annem var! Ben de evladıyım!” dedim ama sesim titredi. Ahmet ise gözlerini kaçırdı, hiçbir şey söylemedi. O gece sabaha kadar ağladım.
Yıllar geçti, ikinci çocuğum Yusuf doğdu. Bu kez Fatma Hanım’ın gözleri parladı: “Nihayet bir erkek!” dedi gururla. Ama ben artık eski Zeynep değildim; yorgun, kırgın ve umutsuzdum. Kendi evimde misafir gibiydim. Çocuklarımı büyütürken bile her adımımı kontrol eden bir göz vardı üzerimde.
Bir gün Elif okuldan ağlayarak geldi: “Anneciğim, babaannem öğretmenime ‘Annesi tembel’ demiş.” O an içimdeki öfke patladı. Fatma Hanım’la yüzleştim: “Neden böyle söylediniz? Ben elimden geleni yapıyorum!” dedim. O ise küçümseyici bir bakışla, “Sen bizim ailemize layık değilsin Zeynep,” dedi. O an içimdeki tüm umutlar söndü.
Ahmet’le aramızdaki mesafe iyice açıldı. Bir gün eve geç geldiğinde ona sordum: “Beni hâlâ seviyor musun?” Gözlerini kaçırdı: “Zeynep, annem yaşlı… Onu üzmek istemiyorum.” O an anladım ki bu evde asla önceliğim olmayacaktı.
Yıllar birbirini kovaladı; çocuklar büyüdü, ben ise her geçen gün biraz daha silindim. Kendi isteklerimi unutmuştum; kitap okumak, arkadaşlarımla buluşmak hayal olmuştu. Bir gün Elif bana sarılıp, “Anneciğim, neden hiç gülmüyorsun?” diye sorduğunda içimdeki acı daha da büyüdü.
Sonunda bir gün dayanamadım; valizimi topladım ve çocuklarımla birlikte annemin evine döndüm. Ahmet arkamdan gelmedi; Fatma Hanım ise mahalleye laf yetiştirdi: “Gelinimiz bizi terk etti!” Oysa ben sadece nefes almak istemiştim.
Şimdi, yirmi yılın ardından aynaya baktığımda kendime soruyorum: Hayatımı başkalarının beklentilerine göre yaşamak zorunda mıydım? Kendi mutluluğum için savaşmak neden bu kadar zor oldu? Siz olsaydınız ne yapardınız?