Ailem Sırtımdan Geçiniyor: Sınır Çekmekle Yüzleşmek
“Yeter artık, Zehra! Bu evde huzur kalmadı!” Murat’ın sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, ince belli camdan bir damla yere düştü. Annem salonda televizyonun sesini açtı, babam ise yine misafir odasında telefonla konuşuyordu. Kardeşim Emre, gece geç saatlere kadar bilgisayar başında oyun oynuyor, sabahları ise iş arama bahanesiyle öğlene kadar uyuyordu. Herkes burada, herkes bana yük. Ama kimse bana sormuyor: “Sen nasılsın Zehra?”
İçimde biriken öfkeyi yutmaya çalışırken, Murat’ın gözlerindeki yorgunluğu gördüm. Haklıydı. Altı yıldır evliyiz, ama evimizde bir gün bile baş başa huzur bulamadık. Annemle babam, “Kendi evimiz gibi rahatız” diyerek haftalarca kalıyorlar. Emre ise iş bulana kadar diye geldi, iki yıl oldu hâlâ burada. Her akşam sofrada aynı tartışma: “Emre iş buldu mu? Anne, ne zaman gideceksiniz?” Annem gözlerini kaçırıyor, babam ise “Burası bizim de evimiz kızım” diyor. Ama bu evde ben yokum.
Bir gece Murat’la oturduk, çaylarımızı karıştırırken gözlerimiz doldu. “Zehra, ben seni çok seviyorum ama bu şekilde devam edemem. Ya birlikte bir yol buluruz ya da ben kendi yoluma giderim,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Murat’ı kaybetmekten korktum, ama ailemi kırmaktan da korkuyordum. İki ateş arasında kaldım. O gece sabaha kadar ağladım.
Ertesi gün anneme açıldım: “Anne, artık kendi hayatımıza dönmek istiyoruz. Biraz yalnız kalmamız lazım.” Annem önce sustu, sonra gözleri doldu: “Bizi istemiyor musun Zehra? Biz sana yük mü olduk?” Babam sinirlendi: “Biz olmasak sen bu evi kuramazdın! Şimdi kapı mı gösteriyorsun?” Emre ise suratını asıp odasına kapandı. O an kendimi dünyanın en kötü kızı gibi hissettim.
Murat akşam eve gelince sessizce yanıma oturdu. “Ne oldu?” diye sordu. Gözyaşlarımı saklayamadım: “Onları kırdım Murat. Ama başka çaremiz yoktu.” Murat elimi tuttu: “Bazen kendini seçmek zorundasın Zehra. Yoksa hep başkalarının hayatını yaşarsın.”
O hafta boyunca evde buz gibi bir hava esti. Annem yemek yapmadı, babam benimle konuşmadı. Emre ise daha da içine kapandı. Bir akşam Murat’la birlikte oturup ailemle tekrar konuştuk. “Size minnettarız ama artık kendi düzenimizi kurmak istiyoruz,” dedik. Annem ağladı, babam bağırdı, Emre ise evi terk etti. O gece sabaha kadar uyuyamadım.
Bir hafta sonra annemle babam eşyalarını topladı ve köye döndüler. Ev birden sessizleşti. İlk başta huzur sandım, ama sonra bir boşluk hissettim. Sabahları annemin sesiyle uyanmıyordum artık, akşamları babamın haber yorumlarını duymuyordum. Emre’den ise hiç haber alamadık.
Bir gün telefonum çaldı, Emre arıyordu. “Ablacım, özür dilerim. Sana yük olduğumu biliyordum ama başka gidecek yerim yoktu,” dedi ağlayarak. O an içimdeki tüm öfke eridi, sadece kardeşime sarılmak istedim. Ama ona da kendi yolunu bulması gerektiğini söyledim.
Aylar geçti, ailemle aramızda mesafe oluştu ama Murat’la ilişkimiz güçlendi. Kendi hayatımızı kurduk, evimizde huzur bulduk. Ama içimde hep bir sızı kaldı: Ailemi yarı yolda bırakmış gibi hissettim. Türkiye’de aile olmak böyle bir şeydi işte; sınır koymak bencillik mi, yoksa özgürlük müydü?
Şimdi bazen pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: “Kendi mutluluğum için sevdiklerimi üzmeye değer miydi? Siz olsanız ne yapardınız?”