Üç Kez Evlendim, Yine de Yalnızlıktan Korkuyorum: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Ne zaman mutlu olacağım anne?” diye fısıldadım, mutfağın köşesinde ellerim titreyerek çay bardağını tutarken. Annem, gözlerini yere indirdi, yanıt vermedi. O an anladım ki, bu evde, bu şehirde, bu ülkede bir kadının mutluluğu hep ertelenirdi. Ben ise üç kez evlenmiş, üç kez yıkılmış, hâlâ ayakta kalmaya çalışan bir kadındım.
İlk evliliğimde yirmi yaşındaydım. Mahallemizin gözde oğlanı Murat’la evlendim. Annem, “Kızım, Murat çalışkan, ailesi düzgün. Sana iyi bakar,” dediğinde içimde bir umut filizlenmişti. Düğünümüz kalabalıktı, herkes mutluluğumuza ortak olmuştu. Ama Murat’ın sevgisi, annesinin gölgesinde kaldı. Her akşam işten döndüğünde annesinin yaptığı yemeği över, benimkini eleştirirdi. Bir gün, “Sen de annem gibi olsan ya biraz,” dediğinde içimde bir şeyler kırıldı. O günden sonra kendimi mutfakta kaybettim; yemekler yaptım, börekler sardım, ama hiçbir zaman annesi kadar olamadım onun gözünde. Bir yıl sonra Murat’ın annesiyle yaşadığımız büyük kavga sonrası evi terk ettim. Annem, “Boşanmış kadın olmak kolay mı?” diye ağladı arkamdan. Ben ise aynada kendime bakıp, “Sen kimsin?” diye sordum.
İkinci evliliğimde daha temkinliydim. Bu sefer aşkı değil, huzuru aradım. Mehmet’le tanıştım; sessiz, içine kapanık bir adamdı. “Birlikte yaşlanırız,” dediğinde içim ısınmıştı. Ama Mehmet’in sessizliği zamanla duvar oldu aramızda. Konuşmadıkça yalnızlaştım. Bir gün işten eve döndüğümde onu başka bir kadınla yakaladım. O an içimdeki tüm umutlar öldü. Mehmet’in bana söylediği son sözler hâlâ kulaklarımda: “Sen çok iyi bir insansın ama ben başka birini sevdim.” Yine anneme döndüm. Bu sefer o da suskundu; gözlerinde sadece yorgunluk vardı.
Üçüncü evliliğim ise tam bir kaçıştı. Artık toplumun baskısından yorulmuştum. Herkesin dilindeydim: “Üçüncü kez mi evleniyor?” dediler. Ama ben yine de denedim. Ali, dul ve iki çocuk babasıydı. Onun çocuklarına anne olmaya çalıştım; kendi çocuğum olmamıştı hiç. Ali’nin eski eşiyle kıyaslandım bu kez de. Çocuklar bana “Anne” demedi hiçbir zaman. Ali ise işten eve yorgun döner, televizyonun karşısında uyuyakalırdı. Bir gün, “Seninle konuşacak bir şeyim yok,” dediğinde içimdeki son umut kırıntısı da yok oldu.
Şimdi kırk beş yaşındayım. Evimde yalnız oturuyorum. Akşamları televizyonun karşısında sessizce çayımı içerken, pencereden dışarı bakıyorum. Sokaktan çocuk sesleri geliyor; bazen gözlerim doluyor. Annem artık yok; babam ise yıllar önce vefat etti. Kardeşlerim kendi hayatlarında. Ben ise yalnızlığın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissediyorum.
Geçen hafta eski komşumuz Ayşe Teyze uğradı. “Kızım, neden tekrar evlenmiyorsun? Yalnız yaşlanmak zor,” dedi. Gülümsedim ama içim acıdı. Evlilik benim için artık bir kurtuluş değil, bir korku olmuştu. Her seferinde kendimi kaybetmiş, başkalarının beklentileriyle şekillenmiş bir hayat yaşamıştım.
Bir gün eski eşlerimden biriyle markette karşılaştım. Murat’tı bu; yanında yeni eşi vardı. Göz göze geldik, kısa bir selamla geçtik yan yana. İçimde bir sızı hissettim ama pişmanlık değildi bu; daha çok bir hüzündü. Herkes kendi yolunu bulmuştu sanki, ben ise hâlâ yolumu arıyordum.
Akşamları bazen kendi kendime konuşuyorum: “Nerede yanlış yaptım? Neden kimseye yetemedim?” Sonra düşünüyorum; belki de asıl hata hep başkalarına yetmeye çalışmaktı. Kendi isteklerimi, hayallerimi hep erteledim; önce eş oldum, sonra üvey anne olmaya çalıştım ama hiç kendim olamadım.
Geçenlerde mahalledeki kadınlar arasında konuşulanları duydum: “Yalnız kadın tehlikelidir,” diyorlardı. O an içimde bir öfke yükseldi. Neden yalnız bir kadın toplumda hep eksik görülür? Neden kendi başına ayakta duran kadınlara acınır ya da korkulur? Oysa ben her şeye rağmen dimdik ayaktayım.
Bir gece rüyamda annemi gördüm; bana sarıldı ve “Kendin ol kızım,” dedi. Uyandığımda gözlerim yaşlıydı ama içimde hafif bir huzur vardı. Belki de artık kendim için yaşamayı öğrenmeliydim.
Şimdi yeni bir hayata başlamak istiyorum ama korkularım var: Ya yaşlandığımda kimsem olmazsa? Ya hastalanırsam ve kimse kapımı çalmazsa? Ama biliyorum ki başkalarının gölgesinde yaşamak yerine kendi ışığımda yanmak daha değerli.
Sizce de kadınlar neden hep başkalarının mutluluğu için kendini feda etmek zorunda kalıyor? Yalnızlık gerçekten bu kadar korkulacak bir şey mi? Yoksa asıl korkmamız gereken, kendimizden vazgeçmek mi?