Bir Tabak Yalnızlık: Zeynep’in Hikayesi

Telefonun tiz sesi, mutfakta kızaran yumurtanın cızırtısına karıştı. Kaşığımı tabağa bırakıp, bir an tereddüt ettim. Akşam yemeğimi nadiren evde yerim; genelde sabahları bir fincan kahveyle geçiştirir, öğlen işyerinin yakınındaki esnaf lokantasında karnımı doyurur, akşamları ise ya bir bardak kefir ya da birkaç bisküviyle günü kapatırım. Ama bu akşam, kendime bir iyilik yapıp, annemin hafta sonu verdiği kavanozdan menemen hazırlamıştım. Tam ilk lokmayı ağzıma atacakken, telefonum çaldı.

“Zeynep, açsana telefonu!” diye içimden söylendim. Ekranda en yakın arkadaşım Elif’in adı parlıyordu. “Alo?” dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak.

“Zeynep, hemen gelmen lazım. Annem yine kriz geçirdi. Babam yok, abim de şehir dışında. Sadece sen varsın.”

Bir an duraksadım. Menemenin kokusu burnuma gelirken, Elif’in sesi içimi burktu. “Tamam, hemen geliyorum,” dedim ve tabağı olduğu gibi bıraktım. Ceketimi kaptığım gibi kendimi sokağa attım. İstanbul’un geceye karışan uğultusunda, yalnızlığım bir kez daha yüzüme çarptı.

Elif’in evine vardığımda, annesi koltukta ağlıyordu. Elif’in gözleri şişmiş, elleri titriyordu. “Zeynep, ne yapacağım bilmiyorum. Annem sürekli bana bağırıyor, hiçbir şey beğenmiyor. Babam da hep işte. Sanki bu evde tek başıma savaş veriyorum.”

Yanına oturup elini tuttum. “Biliyorum, Elif. Ben de bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Annem her hafta sonu kavanoz kavanoz yemek gönderiyor, sanki açlıktan ölecekmişim gibi. Ama asıl açlık, içimdeki boşluk.”

Elif başını omzuma yasladı. “Keşke annelerimiz bizi olduğumuz gibi kabul etse. Hep bir şeyler eksikmişiz gibi davranıyorlar.”

O gece Elif’in yanında kaldım. Sabah işe gitmek için evden çıkarken, annemden gelen mesajı gördüm: “Kızım, dün gece neden aramadın? Menemeni yedin mi? Kavanozları unutma, haftaya yenilerini getiririm.”

Bir an gözlerim doldu. Annemin sevgisi, bazen boğucu bir ağırlık gibi üzerime çöküyordu. Onun için iyi bir işim, düzenli bir hayatım, evlenme planlarım olmalıydı. Oysa ben, 32 yaşında, İstanbul’da bir apartman dairesinde, yalnızca kendime yetmeye çalışan bir kadındım.

İşe gittiğimde, patronum Cem Bey’in asık suratıyla karşılaştım. “Zeynep Hanım, raporları hâlâ bitiremediniz mi? Bu kadar yavaş olamazsınız.”

İçimden bir şeyler koptu. “Elimden geleni yapıyorum, Cem Bey,” dedim, sesim titreyerek. O an, iş yerindeki baskı, ailemin beklentileri ve kendi hayal kırıklıklarım bir araya geldi. Masama oturup, gözyaşlarımı tutamadım.

Öğle arasında Elif aradı. “Zeynep, annemle konuştum. Ona biraz daha anlayışlı olmaya çalışacağım. Sen de annenle konuşmayı dene. Belki seni anlamasını sağlayabilirsin.”

Akşam eve dönerken, annemi aramaya karar verdim. Telefonu açtı, sesi her zamanki gibi neşeliydi. “Kızım, nasılsın? Menemeni yedin mi? Yarın babanla pazara gideceğiz, sana taze fasulye alırım.”

“Anne, ben iyiyim. Ama bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Senin yemeklerin, ilgilin için teşekkür ederim ama… Bazen sadece dinlenmek, kendi başıma kalmak istiyorum.”

Annem bir süre sessiz kaldı. Sonra sesi titreyerek, “Kızım, ben sadece iyi olmanı istiyorum. Senin için endişeleniyorum. Yalnız kalmanı istemiyorum,” dedi.

“Biliyorum anne. Ama ben de büyüdüm. Kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum. Bazen başarısız oluyorum, bazen de çok yoruluyorum. Sadece yanında olduğunuzu bilmek yetiyor.”

O gece uzun uzun düşündüm. Annemin sevgisiyle boğulmak arasında, onun ilgisinden mahrum kalmak arasında sıkışıp kalmıştım. İstanbul’un kalabalığında, herkesin kendi yalnızlığını yaşadığını fark ettim. Elif’in annesiyle yaşadığı çatışmalar, benim annemle yaşadığım baskılar… Hepsi, sevgiyle kaygı arasındaki ince çizgide yürüyordu.

Bir hafta sonra, Elif’le birlikte annelerimizi bir araya getirdik. Küçük bir çay sofrası kurduk. Annem, Elif’in annesine kendi yaptığı reçelden ikram etti. Elif’in annesi, anneme eski günlerden bahsetti. Biz ise, mutfakta sessizce birbirimize baktık. Annelerimizin sohbeti ilerledikçe, aramızdaki duvarların yavaş yavaş yıkıldığını hissettim.

O akşam eve dönerken, annem bana sarıldı. “Kızım, seni anlamaya çalışacağım. Sen de beni anlamaya çalış. Hayat zor, ama birlikte daha kolay.”

Şimdi, mutfağımda annemin kavanozları hâlâ duruyor. Ama artık onları bir yük olarak değil, bir sevgi göstergesi olarak görüyorum. Yalnızlığım hâlâ zaman zaman kapımı çalıyor, ama artık biliyorum ki, annemin sevgisiyle, Elif’in dostluğuyla ve kendi gücümle bu şehirde ayakta kalabilirim.

Bazen düşünüyorum: Biz annelerimizden ne kadar farklıyız? Onların sevgisiyle boğulmak mı, yoksa sevgisiz kalmak mı daha zor? Sizce hangisi?